Acı Bir Kahve Tadında Yazı



Merhaba,

Bugün 1 Nisan ve şaka gibi gün olduğunu belirtmeyeceğim. Birkaç gündür soğuyan ve hatta kar yağışlı günlere rağmen bugün hava ısınmaya başladı. Arka bahçedeki ağaç çiçek açmış. Çiçek açan ağaçları görünce insanın yüzüne güzel bir tebessüm düşüyor. Ölmüş, gri ve soğuk bir hale dönmüş doğanın yeniden canlanmasını izlemek kadar keyifli bir şey yok. En azından camımın kenarında duran kaktüsten bile baharın geldiğini anlayabiliyorum. İnanır mısınız kaktüsümün üzerinde otuzdan fazla çiçek tomurucuğu var. Kendisi küçücüktü ve yedi yıldır o kaktüse bakıyorum. Şimdi bana fazlaca çiçek açarak teşekkür ediyor. Bazıları kaktüslerin yılda 1 veya 2 kez çiçek açtığını söyler ama kaktüsüm yılda 4-5 kez açıyor. Kışın bile çiçek açtığını görüyorum.

İyi misin?

Havalar bir ısınıp bir soğuyor. Aman dikkat edin ve sıcak havaya kanıp yanınıza mont almadan çıkmayın. Buna dikkat etmeyen çok fazla insan var ki etrafımındakilerin çoğunu şu an hasta olarak görmekteyim. Bu yazıyı okuduğunuzda belki Mayıs ayında olacağız ama o zaman da bir soğuyan bir ısınan havaları büyük ihtimalle görmeye devam edeceğiz. Hatta kar yağdığını bile görebilirsiniz. Çünkü Nisan ayının ortasında buraya az da olsa kar bile yağdı.

Nisan ayının sonuna doğru Ramazan ayına girmeden evde tam teşekküllü bir bahar temizliği yapıldı. Temizlik kelimesinin her türlüsü güzel. İnsanın içi açılıyor. Evdeki çiçeklerin bile saksılarını ve topraklarını değiştirdim. Bahar gelince çiçeklerimin de bir güzel rahatlamasını istedim. Böylece daha güzel ve daha çok çiçek açacaklar. Bahar ayını severim ama kış ayları da güzeldir. Hep kış veya yaz olsaydı o zaman da sıkıcı olurdu. Her şeyin tam kararında olması her zaman daha güzeldir.

2017 yılının yaz ayından beri beklediğim dizi Game of Thrones'un final sezonu nihayet bu ay yayınlanmaya başladı. 6 bölümden oluşacak bu kısa sürede biraz Netflix dizi serüvenime ara vermek iyi olacaktır. Eğer ara vermezsem Netflix'te izlesem de olur izlemesem de olur denilir tarzda yani tabirimle çerezlik dizilerle haşır neşir olacağım. Buna hiç gerek yok.

Biraz da günün önemine dikkat çekelim.

İnternet üzerinde gördüğüm bir video'da halka basit bir soru soruyorlar. Bu soru sadece ''23 Nisan'da neyi kutluyoruz?'' Çoğu kişi neden kutlandığını bilmiyorum veya cumhuriyet'in kurulması ile karıştırıyor. Meclis açıldı diyebilen pek olmamış. Birine tarih dersi vermek haddime düşmez ama sanırım bu durum benim canımı biraz sıkmış olacak ki azıcık açıklama ihtiyacı duydum. Eksik isem beni tamamlarsanız memnun olurum.

1. Dünya savaşından yenik ayrılan Osmanlı devletinin topraklarını işgale başlayan itilaf devletlerine karşı bir an önce milli mücadelenin başlatılması için Anadolu'ya geçen Mustafa Kemal ve subay arkadaşları yayınlanan bildiriler ve yapılan kongreler sonunda halkında da desteğini alarak işgal bölgelerinden uzak yani 23 Nisan 1920 yılı Ankara'da bir meclis kuruldu. Meclisin açılışı milletin egemenliğinin somut bir göstergesi olmuştur. Bu meclis daha sonra cımhuriyeti ilan ederek ülkemizin temel yapıtaşı olmuştur. Yani 23 Nisan  1920 Birinci Büyük Millet Meclisi’nin açıldığı ve Türk halkının egemenliğini ilân ettiği tarihtir. Mustafa Kemal Atatürk, 23 Nisan 1924'te 23 Nisan gününün bayram olarak kutlanmasına karar vermiştir. Bu tarihten 5 yıl sonra 23 Nisan 1929’da Atatürk bu bayramı çocuklara armağan etmiştir ve 23 Nisan ilk defa 1929 yılında Çocuk Bayramı olarak da kutlanmaya başlanmıştır.

Sanırım bu bilgileri ilk defa ilkokulda iken bana öğretilmişti. Eskiden haftalar öncesinden her okuldan öğrenciler birleşir  bu milli bayramları kutlamak için stadyumlarda etkinlikler düzenlerdik. Ben mesela okul çağımda defalarca milli bayramları kutlamak için renkli karton panolarla yazılar yazdığımızı ve okulun bando takımına severek katıldığımı biliyorum. 23 Nisan, 19 Mayıs veya 29 Ekim yaklaşırken heyecanla ve isteyerek gösteri çalışmaları yapardık. Şimdi ise günün anlam önemini hatırlayamayan veya ilgisiz nesiller yetişmesi acaba nedendir?


Tarihlerini bilmeyen milletler, yok olmaya mahkumdur. - Mustafa Kemal Atatürk.



30'a 1 Kala


Son zamanları burayı biraz ihmal ettim biliyorum. Sanırım bir şeylerin olmasını bekler gibiydim. Artık 29 yaşındayım. 30'a 1 kala da denilebilir. Kendimi bu yaşa geldiğimde bambaşka düşünürdüm ve ne kadar uzun bir zaman var gibi gelirdi. Şu an halimden memnun musun derseniz memnun olmadığım anlamına gelmez ama ben yine de hayallerimin peşinden koşmaya çalışıyorum. Kimse bilmese, görmese de çalışıyorum. 

Bazen diyorum keşke kendimi bu kadar dinleyen biri ve karşındakini hep kendi yerine koyan biri olmasam. Keşke karşındaki insan için komplike ve ince düşünen biri olmasam. İnsanın yaradılışı gereği her insanın yapısı farklıdır ve bazı şeyler elinde değildir. Deniyorum.. Çünkü zamanla insanlar seni yıpratıyor. Sanırım 10 yaşımda da 20 yaşımda da kendimi çoğu zaman 40 yaşında hissettim. Şimdi de sorsanız aynı şeyi söylerim. Ortaokul fen bilgisi öğretmenim ve lise almanca öğretmenim bile aileme yaşıma göre biraz fazla mülayim ve ağır başlı biri olduğumu söylemişlerdi. Bunu şimdi daha iyi anlıyorum

Yanlış insanlar ile yanlış yerde olmak ve gereksiz şeylere özür dilemek için hayat kısa. Hayat kısa, çılgınlar gibi yaşamak da çözüm. Sırt çantamı alır, oh mis gibi dünyayı gezerim de diyebilirsin. Tüm sorumluluklarını reddedip bir yerlere kaçabilirsin. Yalnız kendi iç muhasebenden kaçamazsın. 

Sen insanları sev. Kardeşini, dostununu, akrabalarını ve tüm insanları sev. Onlar senden uzak duruyorsa ve sadece çıkar için yanında ise takma! Sen yine de onları karşılıksız sev. Yeter ki severken incitme, kırma ve kendin ol. Her yaşını doldurduğunda insanlar ile kötü olma. Eğer aksini düşünürsen merak etme! Hayat her zaman devam edecek bazen hep birlikte bazen de yanındaki eksiklerle. İyi düşün, taşın.. Belki de bu son fırsatın olabilir.

Sonuçta yaşadığın her şey senin seçimin, sonunda hakettim bunu diyebilmek ne büyük huzur. Unutma kendi değerini de bil.

Tabii hayatımda her şey bu kadar karışık değil. Bunlar sadece benim kendi iç dünyamda bocaladığım bazı şeyler.

Biraz basit şeyler söyleyim. Klasik şeyleri yapmayı severim. Etrafımdakiler elit şeyleri sevdiğimi söyleseler de ben kendimi sade biri olduğumu düşünüyorum. Benim bir bozuk para ve bir de posta pulu koleksiyonum var. Bir de daha önceden bir dönem yapıp daha sonra ekipmanlarım olmadığı için yapamadığım ebru sanatı var. Yeni aldığım ebru teknem, boyalarım ve fırçalarımla umarım kendimi daha da geliştiririm. Bir işi yapmaya karar verirsem kesinlikle o işi yaparım. Galiba kendimin neyi sevip sevmediğimi o kadar iyi biliyorum ki bir şeyi yaparken sıkılıp yarım bıraktığım çok nadirdir.

İlk blog yazımı 2012 yılında paylaşmışım ve şimdi bu yazıyı 2019'da paylaşıyorum. O zamandan bu zamana çok şey değişti. Tek değişmeyen güzel şey bloğumda yazı yayınlarken beni her zaman mutlu hissetirmesi.


Y.A.

Plastik Poşetler Neden Bu Kadar Tartışma Konusu Oldu?


Bu yazıyı plastik poşetler paralı olmadan önce yazacaktım fakat bir kenara çekilip biraz bekledikten sonra çevremdeki insanların tepkisine şöyle bir bakmak istedim. Plastik poşetler paralı oldu. İyi ki de insanlarımızın tepkisine bakmışım. Tahmin ettiğimden daha fazla tepki gelince şaşırdım. Bir röportajda vatandaş, markete o kadar para veriyoruz bir de bunun için mi verelim?, demesi açıkçası çoğumuzun bu işin ehemmiyetinin farkında olamadığını gösterir. Bir plastik poşet düşünün ve doğaya yani toprağa atarsan poşetin kalınlığına bağlı olarak  500 ile 1000 yıl arasında kayboluyor. İki günde bir poşet kullanıp attığınızı düşünün ve bunu ömrü boyunuzca yaparsanız doğaya verilen zarar bir kişi için bile hesaplanamaz hal alıyor. Doğada poşetler bin yılı bulan çözünme süreci geçirirken içindeki kimyasallar toprağa veya suya sızıyor. O topraklarda tarım yapılsa, o sular içilse toplumlara bir sürü sağlık  problemlerine sebep olacak. Herkes çocuğuna iyi bir gelecek sunmak istiyor fakat kimse kendisinden sonraki 4-5 neslin geleceğini düşünmüyor. Bir de bu işin doğadaki hayvanların plastikleri yemesi veya üstüne takılıp onlara zarar vermesi boyutu var.

Bir başka röportajda paralı poşet uygulamasını kabul eden vatandaş bu sefer olayı kendisine fayda yerine ceza gibi gördüğünden, poşete para veriliyor lakin bizim para verdiğimiz şeyin üstünde neden kendi reklamlarına izin veriliyor, demiş. Marketlerin reklamlarını yaptığımız için marketlerin bize para vermesi lazım denmiş. Bir poşeti bu kadar laf söz edeceğimize neden kimse yanına bir bez çanta almayı düşünmüyor?

2012 yılında yaz aylarında İsveç'e gitmiştim. Şöyle yaşayacağım şehrin etrafını göreyim diye dolaşırken markete girmiştim. Su ve birkaç bir şey alıp kasaya geldiğimde bana poşet ister misiniz diye soruldu. Neden soruyorsunuz diye sorunca paralı olduğu yanıtını almıştım. İlk başta ben de şaşırmıştım. Çünkü hayatımda ilk defa böyle bir uygulama ile karşılaşmıştım. Daha sonra hiç yadırgamadan sonraki alışverişlerim için hep çantamla markete gitmiştim. Geri dönüşüm bilinci daha önceden oluşmuş olduğu için kimse poşetlerin üstünde marketlerin amblemi var demiyordu. Tüm satılan poşetlerde satan marketin amblemleri gayet vardı. 2012-2013 yıllarında sadece marketlerde poşetler paralı idi. Daha sonra haberlerde öğrendiğime göre 2016 yılında ülkede mağazalar da dahil olmak üzere tüm poşetler paralı olmuş. 

İsveç'te Plastikleri ve Tenekeleri Geri Dönüşüm İçin Toplama Makineleri - Fotoğraf: Janerik Henriksson

İsveç'te gördüğüm ve gördükten sonra 2012 yılından beri Türkiye'de de istediğim şey tüm marketlere cam, teneke ve plastik şişelerin geri dönüşüm için toplayan makinelerin konulmasının zorun olması. Makineye 33 cl, 0.5 litre, 1litre, 2 litre, 2.5 litre gibi tüm ebatlarda şişeler atılıyor ve karşılığında makbuz yoluyla size para veriliyor. Bu makbuz ile ister para ile poşet alın isterseniz de market alışverişinizden düşsün. Benim yaptığım bir seçenek olan bir yardım kuruluşuna da bağışlayabiliyordunuz. Bu yolla hem vatandaş geri dönüşüm yapması için teşvik ediliyor hem de istediğiniz gibi kullanabileceğiniz az da olsa bir miktar paranız oluyor. Türkiye'de paralı poşet uygulamasını ilk defa duyunca yadırgamadan güzel bir uygulama ama yetmez daha fazlası gerekir diye düşündüm. Satılması için daha fazla yeni poşet üretilmesin, toplanan  pet şişelerden geri dönüşümle elde edilsin. Plastiği hayatımızdan atamayız ama geri dönüştürerek doğayı kirletmesine izin vermeden bazı alanlarda tekrar kullanmaya çalışabiliriz. 

Neden hep İsveç'ten bahsediyorsun derseniz bu söylediğim yolla ülkede çöp kalmamış. Yanlış duymayacaksınız ama yurtdışından çöp ithal eden ülke haline gelmiş. Ya geri dönüştürmüşler ya da elektrik üretmişler. 


Bu konuda siz ne düşünüyorsunuz? Yorumlarda belirtirseniz sevinirim.



Çocukça Şeyler

Çocukça Şeyler

Bugün okulun ilk günü. Üç aylık tatil geçip gitmişti. Bir anda kendimi kilometrelerce uzakta yeni bir şehirde bulmuştum. Daha bir hafta öncesine kadar palmiye, limon ağaçlarının arasından ayrılmış ve kendini bir anda sonbaharın çoktan geldiği soğuk bir yerde bulmuştum. Apartman dairesinde kendini bilmiş bir çocuk için bahçeli bir eve taşınmak gerçekten çok farklı bir şeydi. Bahçesi büyükçe ve yaklaşık 50-60 yıllık bir eve taşınmıştık. Burada bulanan evleri zamanında Almanlar yaptığı için farklı bir mimarisi vardı. Panjurlu pencreleri ve bir de yuvarlak penceresi olan evi çocuk aklı ile sanki masal kitaplarından çıktığını düşünmüştüm. Havasını biraz karanlık ve serin gördüğü şehirde mahallede arkadaş olabileceği kimse bulamadığından kendini bir anda yalnız hissetmişti. Oysa geldiği yerde her yerden çocuk sesleri geliyor, birçok arkadaşı vardı. 

Bugün okulun ilk günü. Aslına bakarsanız benim için okulun ilk günü idi. Babam beni il­kokul birinci sınıfa kaydetmek üzere okula götürdü. Taşınma sürecinden okulun ilk gününü kaçırmıştım. Düşünüp arkaya bakınca aniden yeni bir şehir, yeni bir okul, yeni arkadaşlar içinde kendini bulmuş küçük yaştaki bir çocuk için kolay bir durum değildir.

Karşı kapıdan bana doğru gelen birini gördüm ve gelen öğretmenimdi. Önce benimle tanışmak istedi ve neşeli tavırla eğilip sarıldı. Sonra beni kalabalık bir sınıfa götürdü. Gördüğüm kadarıyla burada herkes daha öncesinden birbirleriyle tanışıyordu. Son yazımı geçirmiş olduğum ve bir daha göremeyeceğimi düşündüğüm şehri düşünün­ce okul bana o denli halsiz göründü ki! Arkamda bıraktığım kilometrelerce uzakta olan arkadaşlarımı düşünüyor, onları bir daha göremeyece­ğime üzülüyordum. 

İçimden, "İşte sana ilk gün. Sanırım derslere başlamışlar. Derste ne öğreneceğimizden bile habersizim" diye geçiriyor­dum. Çıkışta evin yolunu öğrenmeye gerçekten de ihtiyacım var­dı. Çünkü daha birkaç gün önce şehre gelmişiz. Çıkışta okuldan beni almaya almaya geleceklerini düşünüyorum. Anaokuluna giderken arkadaşlarımla kendim gidip gelebiliyordum. Burada kimseyi tanımadığımdan önce bazı şeyleri kendim sıfırdan tekrar öğrenmem gerekecekti. 

Gel zaman git zaman yavaş yavaş şehri öğrenmiştim. Sınıftan birinin evimin yakınında oturduğunu öğrenmiştim. Bu arkadaş birgün sınıfta kendisine yeni bir bilgisayar alındığından bahsediyordu. O kadar çok övüyordu ki her şeyi yapabildiğini iddia ediyordu. Sınıftakiler gerçekten merak ediyorlardı. Bahsettiğim dönemde siyah beyaz ekranlı cep telefonları dahi yoktu. Biz o zamanlar çocuk halimizle hayran hayran hikayeleri dinlerken bahsedilen bilgisayar hakkında büyüklerin çoğu bile ne olduğunu bilmiyordu. Çünkü o zamanlar bilgi alabileceğimiz internet yoktu ve hatta okulda sadece bir bilgisayar vardı. O bilgisayar da müdürün odasında cam duvarın ardında durduğundan ulaşılamaz ama her şeyi yapabildiğine inandığımız bir cihazdı. Bir gün bilgisayara sahip olan çocuk ile birlikte eve giderken beni evine çağırdı. 


Çocuk aklı ile bu müthiş bir olaydı. İlk defa bir bilgisayara dokunacaktım. Eve geç gideceğimi aileme haber etmem için eve gitmem gerekirdi. Bu fırsatı da kaçıramazdım. Biraz bilgisayara bakar hemen eve geçerim dedim. Çocuğun evine gittik, monitorun altında yatay bir şekilde konmuş kasadan bilgisayarı açtı. Çok iyi hatırlıyorum bilgisayar bozulacak diye kasasına dahi dokundurmamıştı. İşletim sistemi windows 95 olduğunu hatırlıyorum. Oyun açacağım diye disket denen şeyi takmıştı. Birşeyleri kurcaladı ama pek bir şey de yapamamıştı. Kasadan disketin çıkardığı tak tük diye seslerden başka bir şey anlamamıştım. Çocuk olduğumuz için zaman duygumuz pek yoktu. Zaman hızlı geçmiş fakat aklımda muhteşem olarak hayal ettiğim bir cihaz benim için artık  işe yaramaz bir şey olarak gözükmüştü. Eve doğru koyulurken çekiniyordum çünkü hava kararmaya başlamıştı. Bir şey anlamadığım bir cihazı görmüş, hayatımda belki ilk defa ailemden bu kadar çok azar işitmiş olarak günüm geçmişti. Ben kayboldum diye her yere sormuşlar. Belki taşınalı bir ay bile olmamış bir yerde çocuklarnı kaybetme düşüncesini şimdi düşününce akıl bile alınamaz. Çocuk halimle aileme karşı kendimi çok mahçup hissetmiştim. Nedeni ise ilk defa yüreklerini hoplatacak bir hareket yapmıştım. Çocuk aklıydı ve anlamsızca merak edeceklerini bir an bile düşünmemiştim değil, düşünememiştim.

Burada ben küçük yaşta hatırladığım bir tecrübeyi size aktarmış olabilirim. Ben biraz iyi niyetli insanlarla veya biraz bencilce de olsa sınıf arkadaşımla karşılaştığım için de şanslı olabilirim. Eğer bu yazıyı okuyup çocuğu olan okurlarım varsa hattime düşmez yine de çocuklarınıza dikkat edin. Yedi yaşında okula yeni başlamış çocuklar dünyayı ilk defa tanıdığı için merak duyguları gelişmiş oluyor. Onlarla sürekli sohbet edin ve ilk tecrübelerine siz şahitlik edin. Özellikle küçük yaşta okul değiştirmiş veya şehir değiştirmiş aileler çocularınızın ruh halini düşünün. Ona göre hareket edin.

Bilgisayarı olan çocuk ile o günden sonra pek arkadaş olmamaya çalıştım. Her şeyi abartılı anlatıp hiçbir eşyasına dokundurmamaya devam ediyordu zaten. Hikayemize de burada son verelim.


Y.A








Biri Karadeniz Mi Dedi?


Trabzon

Kendime uzun zamandır verdiğim bir sözü gerçekleştirdim. Evet, Karadeniz'in doğusunu gezdim. Gezi ile birlikte ülkemizin ne kadar güzel olduğunu birkez daha gördüm. Klasik bir söz gibi gelecek ama gerçekten ülkemizin dört bir yanı cennet. Karadeniz'i öyle benim yaptığım gibi dört günde gezemezsiniz. Gezip görmediğim daha çok yer olduğunu biliyorum ve gezmek için Karadeniz'e bir daha gitmem gerektiğini not defterimin kenarına büyük puntalarla yazdım. 

Samsun'dan yola çıkıp yeşillikleri görünce işte Karadeniz'e geldim diyebilirsiniz. Karadeniz'in güzel bir yanı tüm şehirlerin deniz kıyısı boyunca sıralanması ve birbirine çok yakın olmasıdır. Ünye şehir merkezine geldiğimizde balıkçı tekneleri ve barakalarının bazıları kötü görüntü dese de ben güzel bir görüntü oluşturduğunu söyleyebilirim. Şehir merkezinde uzunca bir iskele üstünde onlarca insanın yürüyüş yaptığını, balık tuttuğunu ve fotoğraf çektiğini görebilirsiniz. 


Karadeniz'in kır pidesi meşhur ve bunu herkes tereddütsüz bilir. Bilir lakin Ordu'nun Bolaman ilçesinin pidesi ayrı meşhur. Pidenin lezzetli olması yanında bulunduğu mekan da çok güzel. Kendinizi sahil kenarına bırakıyorsunuz, denizin ılık esintisi ve martıların sesi altında sıcak Karadeniz kır pidesini afiyetle yiyorsunuz. Fatsa'yı geçince Karadeniz eski sahil yoluna saparsanız Perşembe ilçesine gelmeden Bolaman'ı görürsünüz. Bolaman'a geldiğinizde buraya uğramadan geçerseniz bence pişman olursunuz. Ben de bir tavsiye üzerine keşfettiğim için dostlarınıza tavsiye edin çünkü manzarası kesinlikle eşsiz.


Bolaman'dan Perşembe'ye doğru çıktıktan yaklaşık 5-10 km sonra Medrese önüne varınca yol kenarında Uzun Saçlının mekanınında yediğiniz pidenin üstüne deniz manzarası karşısında çayınızı içebilirsiniz. Çayı kaynak suyundan ateşi fındık kabuğundan olan çay içmek isterseniz 48 yıllık Uzun Saçlı'nın yerine uğramadan geçmeyin derim. Mekanın sahibi Nusret Doğan abimizin saçları çay yapa yapa ağardığını mekanın önündeki fotoğraftan da görebilirsiniz. Yolu buraya düşenlerin dediğine göre yıllar geçse de çaylar ilk gün ki lezzetinde hiçbir şey kaybetmemiş. Sırf bu yüzden yeni Karadeniz yolu yerine yolları virajları olsa da eski sahil yolunu tercih edenler var.



Ordu ili merkezine gelince şehrin merkezinden geçen ve Boztepe'ye uzanan devasa bir teleferik göreceksiniz. Samsun'dan başlayıp Karadeniz yolundan Giresun, Trabzon, Rize'ye doğru yol alan birçok kişi yol üstündeki telefiriği görüp Boztepe'den muhteşem Ordu manzarasını izlemeden geçmiyor. Sanırım bu nedenle şehir merkezinde trafik çok yoğun. Eğer şanslı değilseniz araba parkedecek yer bulmak gerçekten çok zor.

İlk başta ana yol üzerinden geçen teleriği görünce ben de şaşırmıştım. Yaklaşık yerden 510 metre yükseklikten ve 2350 metre uzunluğu olan teleferikten manzara çok güzel. İlk başta korkutucu gibi görünse de teleferiğe bindikten sonra tekrar tekrar binmek isteyeceksiniz. Zaten Boztepe'ye teleferik ile çıkmışsanız geri aynı şekilde teleferik ile inmek zorundasınız. Minibüsler sizi şehir merkezine götürüyor olsa Ordu manzarası eşliğinde daha hızlı şehir merkezine inebilirsiniz.




Trabzon şehir merkezine geldiğimizde ilk gittiğim yer Atatürk köşkü oldu. Çam ormanları içinde yer alan bina 1890'larda yapılmış ve dönemin Avrupa simgeleri yapımında kullanılmış. Atatürk, Trabzona 1924 yılında ilk kez geldiğinde burada iki gece ağırlanmış. Atatürk'ün burayı beğenmesi üstüne daha sonra Atatürk'e hediye edilmiş, yalnız 1937 Atatürk tüm mirasını hazineye bağışlamıştır.

İlerleyen yıllarda Trabzon belediyesi tarafından alınıp müze haline dönüştürülmüştür. Müzede, 19. yy sonu ile 20 yy. ait, mobilyalar, porselenler, halılar ve Atatürk'e ait tablolardan oluşan eserler sergilenmektedir.


Atatürk'ün Trabzon Atatürk köşkünde kaldığı oda
Trabzon şehir merkezine geçince karnımız da acıktı. Anlamı büyük olan tarihi bir mekana gidip kavurmalı pilav yemek için Kalkanoğlu pilavcısına gittim. 1853'de Osmanlı-Rus savaşı sırasında Osmanlı ordusu Trabzon limanında toplanır. Osmanlı'nın birçok probleminin olduğu bu dönemde ordunun en çok sıkıntısını çektiği şeyler yiyecek ve giyecekti. Yiyecek olarak askere her gün ancak pilav, hoşaf, ekmek verilebiliyordu. Bu durumu gören o zamanki Trabzon Valisi Osman Efendi, Padişahtan çok iyi pilavcı başı ister. Padişah, pilavını çok sevdiği Kalkanoğlu lakaplı Süleyman Ağa'dan Trabzon'a gitmesini ister. Asker dışında halk da pilav yemesi için aşevi açılır ve burada pilav hoşaf halka bedava dağıtılır. Vali pilavın böyle dağıtılması adil değil herkese eşit miktarda verilmesi için terazi ile tartın verin diye emir verir.

Kırım harbinin sona ermesinden sonra 1856'dan beri Kalkanoğlu pilav lokantası adı altında aynı lezzeti koruyarak nesilden nesile aktarılarak hala hizmet vermektedir. Ben de gidip kavurmalı pilav ve hoşaflarını tattım. Gitmeniz de fayda vardır diye düşünüyorum.


Trabzon'a gidip de Uzungöl'e gidilmezse olmaz. Aslında Karadeniz gezimin temelini Uzungöl'e gitmek istemem oluşturdu. Kartpostallarda, televizyon programlarında her yerde Uzungöl'ü görüyordum fakat bir türlü gitmek nasip olmamıştı. Yeşillikleri geçip yeşilliklerin ortasında mavi nazar boncuğunu görünce Uzungöl'e geldiğinizi anlıyorsunuz. Gerçekten yaz mevsiminde bile serin ve temiz havası olduğu için yanınızda hırkanızı almadan gitmemezlik etmeyin derim. Sabah erken vakti gidildiğinde gerçekten sakin bir yer. İnsanlar gelmeye başlayınca inanılmaz araba kuyruklarının oluştuğunu belirtmek isterim.

Tek kötü şey gölün çevresindeki yeşilliklerin tahrip edilerek turist ağırlamak için pansiyonların aşırı fazla yapılmış olması. Umarım  bu güzellik daha fazla tahrip edilmeden insanlara sunulmaya devam edilir.

Uzungöl'e gidip etrafında yürüyüş yapmak gerçekten hoş. Temiz havası insanı gerçekten yoruyor. Yeşilliğin ve gölün koyu maviliği gerçekten bir zamandan sonra sizi hipnoz edercesine hayran bıraktırıyor.


Uzun gölü besleyen Fırtana deresiden kareler
Uzun gölü besleyen Fırtana deresiden kareler
Uzun gölü besleyen Fırtana deresiden kareler
Geziden dönerken yolkenarındaki Of'da bulunan Çaykur fabrikasından ve Tirebolu çıkışında bulunan Tirebolu 42 satış yerlerinden çaylarınızı almadan dönmeyin derim. Belki marketlerde bu paket çaylardan olabilir ama yerinden almak ayrı bir keyif gerçekten. :)

Giresun Tirebolu Şehir Merkezi
Giresun Tirebolu Şehir Merkezi

Bir koya oturuyorsun, ya denizi izliyorsun ya da gökyüzünü.
Bir şeyleri izlerken insan bir yandan da bir şeyleri özlüyor...


Ağustos ayının son haftası yaptığım geziyi sizlerle paylaşmak istedim.

Dönemine Damga Vurmuş Plaklar


Barış Manço

Barış Manço - Kol Düğmeleri (1967)
Fransa, Belçika, Çekoslovakya, Almanya derken birçok ülkede Belçikalı grup Les Mistigris ile birlikte konser veren Barış Manço, Les Mistigris grubu ile birlikte Sahibinin Sesi şirketiyle kendi besteleri ve iki türkü yorumunun olduğu iki 45’lik plak çıkardı.

Barış Manço Belçikalı Grup Les Mistigris'ten ayrılıp İstanbula geldikten sonra Kaygısızlar grubuna katılmış ve bu grubun üyeleri günümüzde herkesin tanıdığı MFÖ grubunun üyelerinden Mazhar Alanson ve Fuat Güner’di. Barış Manço’nun daha önce Bizim Gibi adıyla yayınlanan Kol Düğmeleri şarkısının ikinci versiyonunu 1967 yılında bu grup ile yapmıştır. Grafik tasarım ve mimarlık eğitimi de alan Barış Manço, bu 45'lik plağın kapağı olmak üzere birçok kendi plaklarının kapaklarını 60-70'lerin Türkiye'sinde hiç yapılmamış tarzda kendi tasarlamıştır.



Sezen Aksu

Sezen Aksu - Kaybolan Yıllar (1978)
Minik Serçe olarak herkesin bildiği Sezen Aksu'nun ilk plağının albüm kapağındaki ismi Sezen Seley olarak ilk 45'lik plağı Haydi Şansım/ Gel Bana 1975 yılında çıkmıştır. Bu isim değişikliğini Sezen Aksu'nun haberi olmadan yapım şirketi popüler isim oluşturmak için yapmıştır. Bu ilk plak projesi hemen hemen hiç satmayarak başarısız olmuştur. Aslında o dönem daha hiç tanınmayan Sezen Aksu için yapım şirketinin plak albümündeki izinsiz isim değişikliği sayesinde neredeyse hiç etkilenmemiştir. Bu albüm bir ara toplatılmış ve Seley yazan yerin üstünü kapatarak Aksu yazdırmıştır.  Sezen Aksu'nun tüm Türkiye'de adının bilinmesi sağlayan plak albümlerinden biri 1978 yılında çıkan Sezen Aksu Kaybolan Yıllar/ Neye Yarar 45'lik plağıdır.



Hümeyra

Hümeyra -  Sessiz Gemi (1975)
Yeşil Giresunlu tarafından Yahya Kemal Beyatlı'nın Sessiz Gemi şiirini Fransızca bir şarkıya söz olarak yerleştirdi ve o dönemde bu tarz çalışma Türkiye'de yapılan ilk çalışmalardandı. Hümeyra seslendirince de plak ülkemizde çok popüler olmuştur. Bakmak isterseniz müziği kullanılan şarkının adı Sans Toi Je Suis Soul'dir.



İlhan İrem

İlhan İrem - Yazık Oldu Yarınlara (1974)
İlhan İrem'in yaptığı ilk 45'lik plağı 1973 yılında Bazen Neşe Bazen Keder ile beklediği başarıyı yakalayamadı. Bu plağı günümüzde pek bulamamazın sebebi o dönem neredeyse hiç satmamasıdır.  İlhan İrem'in yapmış olduğu ikinci 45'liği ilk yüzünde Yazık Oldu Yarınlara şarkısı genç sanatçıyı bir anda en popüler sarkıcı konumuna getirdi. Diğer yüzünde bulunan Haydi Sil Gözlerini şarkısı da dönemin sevilen şarkısıdır. Bu plak çok satınca farklı bir kapakla ikinci kez satışa çıkmış ve içerisinde daha önce neredeyse hiç satmayan Bazen Neşe Bazen Keder ilk plağı ile Yazık Oldu Yarınlara plağı birlikte  bulunmaktadır.




Zeki Müren - Gözlerin Doğuyor Gecelerime (1988)
Sanat güneşi olarak bildiğimiz, ilanlarda gerçek sanatçı ve değişilmez sanaatkar olarak addedilen Zeki Müren'in kuşkusuz her plağı herkes tarafından beğenilmiştir. Ülkemizde 1960'ların ortalarında plak piyasası zirve yapmıştır. Bu yıllarda plak sanayisinin kralı tabii ki de Zeki Müren'dir. Plaklar, günümüzde eskisi kadar olmasa da tekrar popüler olmaya ve basılmaya başladı. Hala Zeki Müren plakları çok satmaktadır. Plak denince nedense ilk aklıma gelen sanat güneşimiz Zeki Müren olmaktadır. Sizin için plak denince ilk aklınıza hangi sanatçı geliyorsa yorumlarınızla belirtirseniz sevinirim.




Ajda Pekkan - Göz Göz Değdi Bana (1964)
Ajda Pekkan bir film yıldızı olarak çıktığı yolda kendisini bir anda popstar olma yolunda büyük adımlar atarken bulmuştur. Ses dergisinin sinemaya yeni yüzler kazandırmak amacıyla açılan yarışmada Hülya Koçyiğit'in ikinci olduğu yarışmada Ajda Pekkan birinci olmuştur. 1963 yılında ilk filmi Adanalı Tayfur'da seslendirdiği Göz Göz Değdi Bana şarkısı ile dikkat çekmiştir. Burada seslendirdiği şarkı ile Öztürk Serengil'in seslendirdiği Abidik Gubidik Twist şarkısıyla birlikte 45'lik plak olarak yayınlandı. 



dadaloğlu

Cem Karaca - Dadaloğlu (1970)
Tiyatrocu bir aileden gelen Cem Karaca sahnelere hiç de yabancı değildir. 1967 yılında Apaşlar grubuna katıldı ve aynı yıl Altın Mikrofon Yarışması'nda Emrah adlı beste ile ikinciliği kazandılar. O dönemde Cem Karaca Apaşlar grubunda batı müziği ile doğu müziğini sentezleyip Anadolu Rock müziği tarzda çalışmalar yaptı. Resimdeki Gözyaşları ve Bu Son Olsun gibi parça çalışmaları ile devam etmiştir. Apaşlar grubundan ayrılıp Kardaşlar grubuna katılan Cem Karaca, Dadaloğlu 45'lik plak çalışması ile büyük başarı elde edecekti. Bu çalışma dönemin plak listesini tutan dergilerinde bir numaraya kadar yükselecekti. Cem Kara ömrü boyunca şarkılarında fakirlerin, işçi sınıfının yanında olmuş ve bir dönem sürgün hayatı yaşamak zorunda kaldığından memleket hasretini çok iyi bildiğinden memleket hasretini şarkılarında bulabilirsiniz.



*Plaklar ile ilgili olduğumdan ve severek araştırdığımdan sizlerle de 45'lik plakları paylaşmak istedim.

Bir Pazar Denemesi


Nasılsın?

Son Konuştuğumuzdan beri epey zaman geçmiş. Burayı özledin mi?, derseniz hem de delicesine. Vakit ilerledikçe insanın daha çok bir şeyler çizip karaladığını ve yazdığını farkettim. Zamanın getirdiği yazma olgunluğu ile nedense okuyucu daha az yazdığını sezer. Gayet haklılar çünkü ortada bir olgu göremeyince böyle düşünmeleri normal. Her görünen köyün bir de görünmeyen kısmı olabilir. Yazma olgunluğu dediğim şey elindeki yazı denemelerini paylaşamamaya sebep oluyor. Bir şeyi söylemeden önce iki kez düşün dercesine yazıları paylaşmakta neredeyse üç kez düşünür hale getiriyor. Yazan kişi kendini daha iyi anlatabileceğini düşündüğü için yazılarını beğenememektedir. Yazmak da konuşmak gibi olduğu için ve  konuşmanın da yordamı olması sebebiyle daha iyi yolların olduğunu yazar çok iyi bilmektedir. Tecrübe kendini bilmeyi gerektirir. 

İyi misin?

Herkesin muhakkak en sevdiği bir kitap ve yazar vardır. O satırları okurken sizi alacak ve başka diyarlara götürecek  o cümleye gelmişsindir. Birkaç saniye durur ve baştan tekrar okursun. Karşında seni tanıyan en yakın dostun konuşuyormuş gibi senin duygularına, hissettiklerine tercüman olmaktadır. Hatta bu bundan daha iyi anlatılamazdı izlenimine kapılırsınız. Birçoğumuz bu nedenle kitap okurken kalemle, kağıtla can alıcı gördüğü cümleleri not alarak okur. Notları tekrar okuyunca ilk kez keşfettiği yerlere tekrar gideceğini iyi bilir.

İyi pazarlar..

Kahve Hakkında Ayrıntılı Bir Yazı


Kahve içmeyi kim seviyor? Kahveyi sevmesiniz bile hayatınızda bir kez bile kahve içmişsinizdir. Yolunuz kahve ile kesiştiyse buyrun yazıyı okumaya başlayın.

Kahvenin keşfi Etiyopya'da Kaldi isminde bir çobanın keçilerini güderken hayvanlarının üzerinde gördüğü değişiklikler ve ne olduğunu öğrenmeye çalışması sonucu ortaya çıkmıştır. Kahvenin tarihinden ziyade bizi ilgilendiren ve belki ileride barista veya kahve gurmesi olmak isteyenler için ilk adım olarak ön bilgi amacı ile kahve 101 dersi niteliğinde yani kahve dünyasına ilk adım olacaktır. Kahveyi seven biri zaten bu açıklamayı hızlıca geçecektir.

Kahve yüzlerce türü olan bir bitkidir. Biz bu türlerin içinden Arabica ve Robusta olanları sıklıkla tüketiyoruz. İsveç'te değişim öğrencisi olarak gittiğim üniversite Linnaeus üniversitesiydi. Şimdi bunu kahve ile ne alakası var diyeceksiniz. Üniversiteye adını veren Linnaeus, biyolog ve fizikçidir. Günümüzde sıklıkla gördüğümüz birçok bitkilerin ve hayvanların sınıflandırmasını yapmış, ayrıca birçoğunu isimlendirmiştir. Arabica kahvesini de 1753 yılında tanımlamış. Arabica kahvesinin aroma ve lezzet değerleri Robusta kahvesine göre iyidir. Kahve dükkanlarında içtiğimiz ve aldığımız kahvelerin büyük çoğunluğu Arabica'dır. Robusta kahvesinin tanımlanması ise 1800'lü yılların sonlarına denk gelir. Robusta biraz sert olduğu için espresso yapımında kullanılabilir. 

Arabica en sık üretimi olan kahve çekirdeğidir. Kahvenin elde edildiği kahve bitkileri genellikle tropikal kuşak civarında yetiştirilir. Yani soğuğu sevmeyen bir bitkidir. Dünyada tüketimi fazla olmasına rağmen bir kahve bitkisi toprağa düştükten yaklaşık 3 yıl sonra meyvesini vermeye başlar. Meyvesi önce yeşildir. Sonrasında yavaşça kırmızıya dönmeye başlar. 

Topraktan Dünyaya Yayılan Lezzet
Kahvemiz toplandı, kırmızı dış kabuklarından ayrıldı, kurutuldu ve çuvallanıp dünya pazarına girmesi için yola çıktı. Şimdi elimizde yeşil çiğ halde kahve çekirdekleri var. Sıra kavurma işlemine geldi. Kahvenin çekirdeklerinin kavrulması değişkenlik gösteren bir süreçtir. Bu doğrudan kahvemizin tadını ve aromasını etkiler. Kahve dükkanlarından çekirdek şeklinde kahve aldığınızda üzerinde light, medium, dark roast diye yazdığını ve çekirdeklerimizin az, orta, fazla kavrulduğunu anlayabilirsiniz. Kahvenin paketlenmesi, saklanması bir kahvenin üretilip önümüze sunulması kadar önemlidir. Tadını ve üretildiği yöreye özgü barındırdığı aromayı korumasını sağlar. Hava, nem, ışık vb. faktörler ile buluşursa kahvenin özellikleri bozulmaya başlayacaktır. Bunun için kahveler satılırken genellikle valfli kahve paketlerine konur. Bu valf içeriden dışarıya hava geçişine izin verir, fakat dışarıdan içeriye hava geçişine izin vermiyor. Her şey güzel, hoş da bu kahveler satılırken üzerinde Kolombiya, Brezilya, Endonezya, Kenya, Etiyopya, Guatemala vb. gibi ülkelerin yazması olayını sorabilirsiniz. Tahmin edeceğiniz gibi üretildiği yerdir. Dünyanın öbür ucunda yerleştirilip ayağımıza kadar getiriliyor. Seviliyor ki bu zahmete herkes katlanıyor.

Bölgelere Göre Kahvenin Özellikleri
Kolombiya: Biraz asitli, çikolata tatları ve tropik meyvemsi

Brezilya: Benim ençok sevdiğim kahve olması ile birlikte ağır bir kahve değildir. Çikolatamsı tadı vardır. Türk kahvesi genelde Brezilya kahvesinden yapılır.

Endonezya: Bu yörede daha çok robusta kahve çekirdekleri yetiştirilse de bazı ünlü kahve zincirlerinde bulabileceğiniz Sumatra kahvesi Endonezya'da yetiştirilir. Ayrıca dünyanın en pahalı kahvesi diye bilinen Luwak kahvesi burada yetiştirilip ve üretilmektedir. Bir tür minsk kedisine ağaçlardaki taze kahve çekirdeklerini yedirerek  midesinde fermantasyona uğratılması sağlanıyor. Bu kahve çekirdekleri öğütülmeden dışkı yoluyla atılıyor. Kısacası taklit edilemeyen aroması ve üretim şekli olması sebebiyle Luwak kahvesi en değerli kahve olarak karşımıza çıkıyor. Siz denemek ister misiniz?

Kenya: Yüksek asitliliği  ve turunçgil aromasına sahiptir. Ağızda hafif ekşimsi tat bırakır.

Etiyopya: Daha çok meyvemsi aroması vardır. Yumuşak içimlidir. Kahvenin anavatanı olarak bilinir.

Guatemala: Küçük bir ülke olmasına karşın zengin aromalara sahip kahveler yetiştirilmektedir. Çeşitli meyve aromalarını içerebilir.

Kahvenin Demlenmesi
Kahvenin bölgelerine göre kendine özgü karakteristik özellikleri olduğundan bahsettiğimize göre şimdi de kahveyi demlemek için elimize gelen kahve çekirdeklerinin öğütülmesi işlemi var. Daha önceden adı bilindik kahve mağazalarına gitmişseniz orada kahve çekirdeklerinin paketler halinde olduğunu görürsünüz. Size hangi demleme yöntemini kullanacağınızı sorarlar ve ona göre kahvenizi çektirirsiniz. Evlerde sıklıkla kullanılan french press, chemex, moka pot, türk kahvesi vb. demleme yöntemleri var. Ve yahut evinizde bir filtre kahve makinesi veya espresso kahve makinesi olabilir. Çektirdiğiniz bu kahve boyutu demleme yöntemine göre yanlış olması durumda kahveden doğru tat alamamanıza sebep olacaktır. Örneğin, french presste kullanılan kağıt filtreye göre nispeten kalın kahveyi chemex kağıt filtrede kullanırsanız sıcak su kahveye tam nüfuz edemeden akıp gidecek. Bu nedenle doğru kahve tadını tadamayacaksınız. Eğer kalın kahve boyutu değil de aşırı ince kullanırsanız kahve kağıt filtre gözeneklerini kapatacak, filtrenin süzme süresi uzayacak ve içimizi ısıtan sıcak bir kahve değil de soğuk bir kahve sizi karşılayacaktır.


French Press: Kalın boyutta çektirilmiş kahve

Chemex, Filtre Kahve Makinesi: Orta boyutta çektirilmiş kahve

Moka Pot, Espresso Makinesi: İnce boyutta

Türk Kahvesi: Aşırı ince boyutta

Kahvenizi alırken ince veya kalın boyutta olsun demenize gerek yoktur. Chemex'de, Türk kahvesi olarak veya herhangi bir demleme yöntemininde demleyeceğim demeniz yeterlidir. Barista zaten kullanılan ideal boyutları bilmektedir.

Tavsiye: Kahvenizi tüketeceğiniz miktarda çektirmenizde fayda vardır. Nedeni ise çekilmiş kahve ortamdaki nem, güneş ışığı vb. şartlardan çekirdek kahveye göre daha daha hızlı etkilenir. Çekilmiş kahve kolay bayatlar, beklediği süre içinde tadını ve kokusunu kaybetmeye başlar.

Bir kahve mağazasına gittiğinizde adını söylemekte zorlandığım kahve isimleri var diyorsanız sıra size geldi.

Espresso: İnce öğütülmüş kahve çekirdeklerinin espresso kahve makinesinde yüksek su basıncında (9 bar) gibi ve 90-95 santigrat derece sıcaklık aralığında süzdürülmesi ile elde edilir. Tadı yoğun ve serttir. Sunumu fincanın yarısı dolu olarak yapılır. Latte, machiato, americano gibi pek çok içecek espresso ile süt, süt köpüğü, çikolata ya da sıcak su karıştırılarak elde edilir. Kahve çeşitlerinin temelini oluşturur.


Americano: Espresso'nun sertliğini sevemeyen kişiler için uygun olan sıcak su ile seyreltilmiş espresso diyebiliriz. Sunumu daha büyük fincanlarda hatta kupalarda yapılır.

Cappucino: Espresso, sıcak süt ve süt köpüğü ile hazırlanır. Yumuşak içimlidir. İçimi espresso ve americanoya göre hafiftir.

Mocha: İçinde bolca süt, süt köpüğü, espresso ve çikolata bulundurur. En hafif kahve türlerindendir. Genelde daha önce kahve pek kahve içmeyen kişilerin kahve dünyasına ilk adımlarını attığında ilk tercihi olmaktadır.

Latte: İçinde espresso kahvenin yanında bolca süt barındıran, içimi çok hafif kahve türüdür. Üstünde süt köpüğü bulundurur. Sert kahve sevmeyenlerin birinci tercihi olmaya adaydır. Latte kahvesinin üzerindeki süt köpüğüne uygulanan latte art diye bir sanat ortaya çıkmıştır. Baristanın yeteneğine göre latte kahvenizin üzerine çizilen bir kalp veya yaprak deseni ile kahve keyfiniz bir kat daha artmış oluyor. 


Filtre Kahve: Espressodan farklı olarak kahve makinesinde demlenmesi için kahve bir filtre kağıdına konur, espressoya göre su düşük basınçta ve yavaş bir şekilde damlatılarak kahvenin içinden geçirilir. French press aleti ile metal filtre yardımı ile demlenebilir. Sade ve sütlü olarak tüketilebilir. Bazılarımız için sade filtre kahve sabahları olmazsa olmazımızdır.


Türk Kahvesi: Türkiye'de kahve denilince ilk akla gelen ve demleme yöntemi bize ait olan bir kahve türüdür. İnce çekilmiş kahve çekirdeklerinin cezvede kaynatılarak pişirilmesi ile tüketiliyor. Bol köpüklüsü makbul olan sert kahvedir. İtalyanların sert espressosu varsa bizim de sert Türk kahvemiz var. :)

Kahvenizi Alırken Paketinde Yazan Yazıları Anlama Rehberi
Elimde bulunan ve çeşitli kahve mağazalarından edindiğim kahve paketlerini aşağıdaki resimlerde numaralandırarak ne anlama geldiğini rahatlıkla anlayabilirsiniz. Ayrıca bu numaraların ne anlama geldiğini aşağıya yazdım. Farklı kahve markalarını koymamın sebebi hepsinin kendine özgü paket üzerinde bilgilendirme şekli olmasıdır.

1) Kahvenin Aroması
2) Kahvenin Kavrulma Şekli
3) Kahvenin Üretildiği Yer
4) Kahvenin Üretildiği Yer Hakkında bilgi
5) Sertifika Bilgisi (Java House kahvesinde KEBS diye bir sertifika var. Bu ülkemizde TSE (Türk Standartları Enstitüsü) gibi Kenya ülkesine ait bir sertifikadır. Tchibo kahvesinde ise Rainforrest Alliance sertifikası var. Rainforest Alliance (Yağmur Ormanları Birliği) ürün üretilirken doğal yaşamın korunduğu belirtmek ile birlikte üretimde çalışan ailelerine gıda, sağlık, eğitim hizmetlerinin sağlandığını ve güvenli çalışma koşullarının olduğu bilgisini veriyor.




Daha fazla kahve ile ilgili yazı okumak isterseniz:

Bir Kahvenin Kırk Yıl Hatırı Vardır
İçtiğiniz Kahve Kişiliğiniz Hakkında İpucu Verir
Kahve Dükkanları

Eline Beline Diline Sahip Çık


Tarihi yorumlar iken günümüzün koşullarına bağlı olarak olaylara göre yorumlamak çok yanlış olacaktır. Yıllar içinde toplumun anlayışı, davranışı ve hedefleri değişkenlik gösterebilir. Bu değişim çağın getirdiği olgulara göre dilde de olabilir. Dil, millet için hayatındaki kültürünün göstergesi, gelecek nesillere aktaran vasıtası ve kendini ifade etme vasıta görevi görmektedir. Dil ayrıca kendini konuşan milletin yüzyıllar içinde ortaklaşa oluşturduğu bir şeydir. Bu nedenle bir toplumun diline bakarak onu konuşan toplumun mantığını ve düşünce tarzı hakkında fikir sahibi olabilirsiniz.

Eline beline diline sahip çık, Hacı Bektaş Veli'nin bir sözüdür ve bu söz bektaşiliğin de özüdür.  Ele sahip olup; haram yememeyi, bele sahip olup; zina etmemeyi, dile sahip olup; kötü söz konuşmamayı öğütlediğini düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Ancak günümüzde kapalı e sesini (Boğumlanma noktası i ve e ünlüleri arasında bulunan e sesi yani -é, TDK ) yazmadığımızdan, zaman geçtikçe de daha az okuduğumuzdan Hacı Bektaş Veli’nin sözünü de sadece ahlak anlayışı içerisinde anlamak durumunda kalıyoruz.

"Eline, beline, diline hakim ol" derken burada "el" eski Türkçede bulunan il kelimesi ile aynı anlamdadır; yani ülke, yurt anlamındadır. Bel ise Türkülerde gurbet elleri şeklinde çok duymuşsunuzdur. Ayrıca Türkçede bu şekilde kurulmuş Çamlıbel, Otlukbeli, Oğuzeli, Türkeli vb. yüzlerce yerleşke ismi vardır. Yaşadığın çevreye bel denmektedir.
Diline derken ise konuştuğun anadil Türkçe'den bahsedilmektedir. Hacı Bektaşi Veli bizlere, içinde yaşadığın ülkene (eline), yaşadığın yakın çevreye (beline), konuştuğun diline sahip çık, diyor.

Türkçe, öylesi bir dildir ki, zaman geçtikçe unutuğumuz derin anlamları içerisinde barındırmaktadır.

Karışık Duygular İçinde Blog Yazmak


Bazen yazdıkça yazasım geliyor. Yazarken yazıyı okuyacak kişi profillerini ve zevklerini göz önünde bulundurmaya çalışıyorum. Kendimi anlayışlı bir blog yazarı sınıfına koymam sizce bencilce olur mu? Sözde değil gerçekten iyi yazarlar üstüme fena yüklenir mi?

Aslında bu endişe ile benim bir kalıba tıkılıp kalmama sebebiyet vereceğini düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Ben gönlümce yazabilmek için kimsenin bana ulaşamayacağı odama çekiliyorum. Ulaşmaya çalışsa bile ulaşamayacağı bir zamanı seçiyorum. Elime kahvemi alıyorum. Kahvenin uyku kaçırıcı veya rahatlatıcı özelliği olduğundan kendisini seçmiyorum. Onsuz yapamayacağımı bildiğim için bir fincan kahve daha alıyorum elime. Şarkıcı Bob Dylan'ın dediği gibi, one more cup of coffee for road. Yani yol için bir fincan kahve daha. Blog yazma yolunda bir fincan kahve daha istiyorum. Bu sayede kendimi bu yolda giderken serbest hissedebiliyorum.

Kendimce sade ve akıcı anlatımla sıkılmadan yazmaya devam etmeye çalışırken rastgele gittiğim için bol bol hatalara düşerim. Bunları düzeltebilirdim, ama o zaman kendimi sizlere yanlış tanıtmış olurdum. Dikkatsizlikten gelenleri bir yere kadar düzeltebilirim. Bende adet haline gelmiş olanları sizce nasıl düzeltebilirim? Düzeltemem veya kısmen düzeltebilirim. Tom Sawyer kitabının yazarı  Mark Twain var ya "Alışkanlıklar alışkanlıktır, insan onu pencereden atamaz; ancak tatlı dille merdivenden birer adım aşağıya inmesini sağlayabilir." demiş. Tam da yazdıklarıma tercüman olmuş.

Blog yazılarımda herkes beni görsün. Bana bakan da blog yazılarımı görsün. Zaten blog sayfamın alan adında adımı ve soyadımı görüyorsunuz. Bu yolla zihninizde bir profil oluşturursunuz. Blog yazılarımı okursanız bu profilin içini doldurmuş olursunuz. Profilin içini tam dolduracak yazılar yazamazsam içinde boşluklar kalacaktır. Bu boşluklar en ufak sallantıda kavanozun içindeki hareket eden çakıl taşları gibi rahatsız edici kuru gürültü yapacaktır. Sonra okuyucu rahatsız olacağından soğur ve buradan uzaklaşır. Sen onları boşver ve bir de Hz. Mevlana'nın sözüne bak: "Sen bakmasını bil de dikende gülü gör, dikensiz gülü zaten herkes görecektir."

Y.A

Dile Minnet Eylemem


Sabahın erken saatinde trenin rahatsız edici sesiyle uyandım. Son 4-5 aydır yeni yerler görmek isteğiyle çok fazla tren yolculuğu yapıyordum. Özellikle gece yolculukları benim gibi yabancı bir ülkede üniversite öğrencisi için en ideali idi. Çünkü hem gece kalacak bir yere para vermiyorsunuz hem de başka bir şehire ayak basmış oluyorsunuz. Yalnız günün çoğu zamanı karanlık olan bir yerdeydim. Belki kış mevsiminde sürekli havaların kutup bölgesine yakınlığı sebebiyle çok soğuk olmasına kolay alışmıştım, fakat bu karanlık ortam ilk başta düzemli uyuyamadığımdan olsa gerek bende uykusuzluk etkisi yapmaya başlamıştı. Sabah erken kalkıyorsun, karanlıkta saat 9 gibi üniversiteye gidiyorsun ve sonra öğleden sonra kurslardan çıkınca saat 3 gibi hava yine karanlık. İşte o karanlık zamanların birinde tren görevlisi bana dönüp "god morgon, valkommen till Huskvarna" dediğini duydum. Ben de "tack så mycket" diyerek çok teşekkür ettiğimi belirttim. Bunu ben bulunduduğum ülkedeki insanlara saygı olarak özellikle karşı tarafın dilini bildiğim kadar kullanmayı tercih ediyorum. Sonrasında İngilizce olarak devam etmek zorunda kalıyordum. Bu süre içinde inan İsveççe bilseydim hep İsveççe konuşurdum. Nedeni bir şeye hayranlık filan değil. Bir dile Nesimi'nin de dediği gibi Arabi Farisi bilmem, dile minnet eylemem. Çok basit sadece karşımdaki insana saygı için. Bunları neden anlattığımı yazının sonunda anlayacaksınız. 

Huskvarna şehrine sabahın erken saatinde varmıştım. Burası İsveç'in güneyinde İsveç'in ikinci büyük gölü olan Vättern gölü yakında yaklaşık 20.000 nüfuslu küçük bir kasaba şehri. Hemen bir küçük kafetarya tarzı bir yer bulup kahvaltımı yapmak istedim. Seyahat halinde olduğumdan minimal şekilde bir şeyler atıştırmaya çalışıyordum. Dondurucu soğuklar olduğundan filtre kahve ve tarçınlı çörek ideal bir seçim. Tam o sırada yan masadaki yaşlı bir amca yabancı olduğumuzu anlayınca "nasılsınız? nereden geldiniz? burada okuyor musunuz?" diye sordu. Türk olduğumu ve burada belirli bir dönem için okumaya geldiğimi, İsveç'i gezmek için yola çıktığımı belirttim. Öncelikle bilinmeyen küçük kasabaları gezmeyi tercih ettiğimi belirttim. Adam telefonundan haritaya baktı ve şaşırarak "taaaa oradan buraya gelmişsin" dedi. Şimdi ise burada olman gerçekten memnuniyet verici ve başarılı biri olmasın dedi. Aslına bakarsanız o zaman daha ilk yurtdışı deneyimimdi. Daha sonrasında daha farklı ülkeler görme fırsatım olacaktı. 

Adam bana döndü ve bu şehirde yaşayan Türk birisini tanıyorum dedi. Kendisinin nasıl biri olduğunu tam bilmiyorum ama şu ileride bir dükkanı olacaktı. İstersen kibarca bir tanışırsan memleketinden biri olacağından bana iyi geleceğini belirtti. Kahvaltımı bitirdikten sonra belirtilen dükkana vardım. Dükkanda İsveç'te pek bulunmayan Türkiye'den getirildiği belli kırmızı mercimek, kurutulmuş incir ve kayısı vb. şeyler satan aktarı andıran bir yerdi. Burası gerçekten de bir anlık da olsa memleketimi bana hissettirmişti. Benim bir merhaba dememle birlikte karşımda farklı bir insan bulmuştum. Bana şuradaki amca sizin Türk olduğunuzu ve sizinle tanışmamı tavsiye ettiğini söyledim (İngilizce olarak). Türk mü? diye ses duyduktan sonra bir anda asabi bir tavırla öyle değil kendisinin sadece (Türkiye'den bir şehirden) olduğunu ve oraları özlediğini vurguladı. Sonrasında bana sadece (X dili Türkiye'de toplum içinde az da olsa konuşulan bir dil) konuşalım dedi. Ben onu bilmediğimi söyledim. Sonrasında karşımdaki İsveççe konuşmaya başladı. Onu da bilmediğimi söyledim. Ben de o zaman hadi İngilizce konuşmaya devam edelim dedim. İngilizce olarak Türkçe biliyormusunuz, diye sordum. Adam tekrar Türkiyeli değilim, (Türkiye'den bir şehirden) iki yıl önce geldiğini ve Türkçe bildiğini ama İngilizce devam etmek istediğini dedi.

Özetle Türk olduğunu kabul etmiyor, Türkiye'yi de kabul etmiyor ama Türkiye'den bir şehirden olduğunu iddaa ediyor. Şaşırarak size zorla iki yıl içinde anadiliniz gibi İsveççe öğretmişler ve konuşuyorsunuz dedim. Kızdım ve adını bile sormadan oradan çıktım. Burada zoruma giden ben insanlara saygı olarak özellikle karşı tarafın dilini bildiğim kadar kullanmayı tercih ederken karşımdaki kabaca bir de dövüp azarlamadığı kalmasıdır. Bir de bu konuda saygı göstermeyi herhangi bir İsveçlinin anlayabilmesi, fakat aynı coğrafya'dan çıkmış insanların anlayamaması benim çok zoruma gitti. Burada birinin o veya bu milletten olması mühim değil. Hatta Türkçe'yi de bilmesin, ben işin orasında hiç de olmam. Hepimiz farklı milletten olabiliriz ve farklı dilleri konuşabiliriz. Yalnız tavırı sanki benim Türkçe olarak bir "merhaba" dememle tüm kinini kusmayı planlamış gibiydi. Türkçe olarak "merhaba" deme sebebim de kafeteryada otururken İsveçlinin tavsiyesidir. Yoksa ben oraya hiç gitmezdim. Tabiri caizse neye uğradığımı şaşırmıştım. Eğer ben karşımdakinin dilini biliyorsam saygı beklemeden saygı için bildiğim kadar kullanırım. Kullanmasam bile saygı göstergesi olarak kaba bir şekilde davranmam. Ben böyle tatsız bir anı yaşarak yeni yerler görmek ve yeni bilgiler edinmek için yoluma devam etmiştim.

Nesimi'den;
Hâr içinde biten gonca güle minnet eylemem
Arabi Farisi bilmem, dile minnet eylemem

*Şehir ve dil ismini açıklayarak ayrımcılığa sebebiyet verebileceğinden açıklamadım.