Kahve Hakkında Ayrıntılı Bir Yazı


Kahve içmeyi kim seviyor? Kahveyi sevmesiniz bile hayatınızda bir kez bile kahve içmişsinizdir. Yolunuz kahve ile kesiştiyse buyrun yazıyı okumaya başlayın.

Kahvenin keşfi Etiyopya'da Kaldi isminde bir çobanın keçilerini güderken hayvanlarının üzerinde gördüğü değişiklikler ve ne olduğunu öğrenmeye çalışması sonucu ortaya çıkmıştır. Kahvenin tarihinden ziyade bizi ilgilendiren ve belki ileride barista veya kahve gurmesi olmak isteyenler için ilk adım olarak ön bilgi amacı ile kahve 101 dersi niteliğinde yani kahve dünyasına ilk adım olacaktır. Kahveyi seven biri zaten bu açıklamayı hızlıca geçecektir.

Kahve yüzlerce türü olan bir bitkidir. Biz bu türlerin içinden Arabica ve Robusta olanları sıklıkla tüketiyoruz. İsveç'te değişim öğrencisi olarak gittiğim üniversite Linnaeus üniversitesiydi. Şimdi bunu kahve ile ne alakası var diyeceksiniz. Üniversiteye adını veren Linnaeus, biyolog ve fizikçidir. Günümüzde sıklıkla gördüğümüz birçok bitkilerin ve hayvanların sınıflandırmasını yapmış, ayrıca birçoğunu isimlendirmiştir. Arabica kahvesini de 1753 yılında tanımlamış. Arabica kahvesinin aroma ve lezzet değerleri Robusta kahvesine göre iyidir. Kahve dükkanlarında içtiğimiz ve aldığımız kahvelerin büyük çoğunluğu Arabica'dır. Robusta kahvesinin tanımlanması ise 1800'lü yılların sonlarına denk gelir. Robusta biraz sert olduğu için espresso yapımında kullanılabilir. 

Arabica en sık üretimi olan kahve çekirdeğidir. Kahvenin elde edildiği kahve bitkileri genellikle tropikal kuşak civarında yetiştirilir. Yani soğuğu sevmeyen bir bitkidir. Dünyada tüketimi fazla olmasına rağmen bir kahve bitkisi toprağa düştükten yaklaşık 3 yıl sonra meyvesini vermeye başlar. Meyvesi önce yeşildir. Sonrasında yavaşça kırmızıya dönmeye başlar. 

Topraktan Dünyaya Yayılan Lezzet
Kahvemiz toplandı, kırmızı dış kabuklarından ayrıldı, kurutuldu ve çuvallanıp dünya pazarına girmesi için yola çıktı. Şimdi elimizde yeşil çiğ halde kahve çekirdekleri var. Sıra kavurma işlemine geldi. Kahvenin çekirdeklerinin kavrulması değişkenlik gösteren bir süreçtir. Bu doğrudan kahvemizin tadını ve aromasını etkiler. Kahve dükkanlarından çekirdek şeklinde kahve aldığınızda üzerinde light, medium, dark roast diye yazdığını ve çekirdeklerimizin az, orta, fazla kavrulduğunu anlayabilirsiniz. Kahvenin paketlenmesi, saklanması bir kahvenin üretilip önümüze sunulması kadar önemlidir. Tadını ve üretildiği yöreye özgü barındırdığı aromayı korumasını sağlar. Hava, nem, ışık vb. faktörler ile buluşursa kahvenin özellikleri bozulmaya başlayacaktır. Bunun için kahveler satılırken genellikle valfli kahve paketlerine konur. Bu valf içeriden dışarıya hava geçişine izin verir, fakat dışarıdan içeriye hava geçişine izin vermiyor. Her şey güzel, hoş da bu kahveler satılırken üzerinde Kolombiya, Brezilya, Endonezya, Kenya, Etiyopya, Guatemala vb. gibi ülkelerin yazması olayını sorabilirsiniz. Tahmin edeceğiniz gibi üretildiği yerdir. Dünyanın öbür ucunda yerleştirilip ayağımıza kadar getiriliyor. Seviliyor ki bu zahmete herkes katlanıyor.

Bölgelere Göre Kahvenin Özellikleri
Kolombiya: Biraz asitli, çikolata tatları ve tropik meyvemsi

Brezilya: Benim ençok sevdiğim kahve olması ile birlikte ağır bir kahve değildir. Çikolatamsı tadı vardır. Türk kahvesi genelde Brezilya kahvesinden yapılır.

Endonezya: Bu yörede daha çok robusta kahve çekirdekleri yetiştirilse de bazı ünlü kahve zincirlerinde bulabileceğiniz Sumatra kahvesi Endonezya'da yetiştirilir. Ayrıca dünyanın en pahalı kahvesi diye bilinen Luwak kahvesi burada yetiştirilip ve üretilmektedir. Bir tür minsk kedisine ağaçlardaki taze kahve çekirdeklerini yedirerek  midesinde fermantasyona uğratılması sağlanıyor. Bu kahve çekirdekleri öğütülmeden dışkı yoluyla atılıyor. Kısacası taklit edilemeyen aroması ve üretim şekli olması sebebiyle Luwak kahvesi en değerli kahve olarak karşımıza çıkıyor. Siz denemek ister misiniz?

Kenya: Yüksek asitliliği  ve turunçgil aromasına sahiptir. Ağızda hafif ekşimsi tat bırakır.

Etiyopya: Daha çok meyvemsi aroması vardır. Yumuşak içimlidir. Kahvenin anavatanı olarak bilinir.

Guatemala: Küçük bir ülke olmasına karşın zengin aromalara sahip kahveler yetiştirilmektedir. Çeşitli meyve aromalarını içerebilir.

Kahvenin Demlenmesi
Kahvenin bölgelerine göre kendine özgü karakteristik özellikleri olduğundan bahsettiğimize göre şimdi de kahveyi demlemek için elimize gelen kahve çekirdeklerinin öğütülmesi işlemi var. Daha önceden adı bilindik kahve mağazalarına gitmişseniz orada kahve çekirdeklerinin paketler halinde olduğunu görürsünüz. Size hangi demleme yöntemini kullanacağınızı sorarlar ve ona göre kahvenizi çektirirsiniz. Evlerde sıklıkla kullanılan french press, chemex, moka pot, türk kahvesi vb. demleme yöntemleri var. Ve yahut evinizde bir filtre kahve makinesi veya espresso kahve makinesi olabilir. Çektirdiğiniz bu kahve boyutu demleme yöntemine göre yanlış olması durumda kahveden doğru tat alamamanıza sebep olacaktır. Örneğin, french presste kullanılan kağıt filtreye göre nispeten kalın kahveyi chemex kağıt filtrede kullanırsanız sıcak su kahveye tam nüfuz edemeden akıp gidecek. Bu nedenle doğru kahve tadını tadamayacaksınız. Eğer kalın kahve boyutu değil de aşırı ince kullanırsanız kahve kağıt filtre gözeneklerini kapatacak, filtrenin süzme süresi uzayacak ve içimizi ısıtan sıcak bir kahve değil de soğuk bir kahve sizi karşılayacaktır.


French Press: Kalın boyutta çektirilmiş kahve

Chemex, Filtre Kahve Makinesi: Orta boyutta çektirilmiş kahve

Moka Pot, Espresso Makinesi: İnce boyutta

Türk Kahvesi: Aşırı ince boyutta

Kahvenizi alırken ince veya kalın boyutta olsun demenize gerek yoktur. Chemex'de, Türk kahvesi olarak veya herhangi bir demleme yöntemininde demleyeceğim demeniz yeterlidir. Barista zaten kullanılan ideal boyutları bilmektedir.

Tavsiye: Kahvenizi tüketeceğiniz miktarda çektirmenizde fayda vardır. Nedeni ise çekilmiş kahve ortamdaki nem, güneş ışığı vb. şartlardan çekirdek kahveye göre daha daha hızlı etkilenir. Çekilmiş kahve kolay bayatlar, beklediği süre içinde tadını ve kokusunu kaybetmeye başlar.

Bir kahve mağazasına gittiğinizde adını söylemekte zorlandığım kahve isimleri var diyorsanız sıra size geldi.

Espresso: İnce öğütülmüş kahve çekirdeklerinin espresso kahve makinesinde yüksek su basıncında (9 bar) gibi ve 90-95 santigrat derece sıcaklık aralığında süzdürülmesi ile elde edilir. Tadı yoğun ve serttir. Sunumu fincanın yarısı dolu olarak yapılır. Latte, machiato, americano gibi pek çok içecek espresso ile süt, süt köpüğü, çikolata ya da sıcak su karıştırılarak elde edilir. Kahve çeşitlerinin temelini oluşturur.


Americano: Espresso'nun sertliğini sevemeyen kişiler için uygun olan sıcak su ile seyreltilmiş espresso diyebiliriz. Sunumu daha büyük fincanlarda hatta kupalarda yapılır.

Cappucino: Espresso, sıcak süt ve süt köpüğü ile hazırlanır. Yumuşak içimlidir. İçimi espresso ve americanoya göre hafiftir.

Mocha: İçinde bolca süt, süt köpüğü, espresso ve çikolata bulundurur. En hafif kahve türlerindendir. Genelde daha önce kahve pek kahve içmeyen kişilerin kahve dünyasına ilk adımlarını attığında ilk tercihi olmaktadır.

Latte: İçinde espresso kahvenin yanında bolca süt barındıran, içimi çok hafif kahve türüdür. Üstünde süt köpüğü bulundurur. Sert kahve sevmeyenlerin birinci tercihi olmaya adaydır. Latte kahvesinin üzerindeki süt köpüğüne uygulanan latte art diye bir sanat ortaya çıkmıştır. Baristanın yeteneğine göre latte kahvenizin üzerine çizilen bir kalp veya yaprak deseni ile kahve keyfiniz bir kat daha artmış oluyor. 


Filtre Kahve: Espressodan farklı olarak kahve makinesinde demlenmesi için kahve bir filtre kağıdına konur, espressoya göre su düşük basınçta ve yavaş bir şekilde damlatılarak kahvenin içinden geçirilir. French press aleti ile metal filtre yardımı ile demlenebilir. Sade ve sütlü olarak tüketilebilir. Bazılarımız için sade filtre kahve sabahları olmazsa olmazımızdır.


Türk Kahvesi: Türkiye'de kahve denilince ilk akla gelen ve demleme yöntemi bize ait olan bir kahve türüdür. İnce çekilmiş kahve çekirdeklerinin cezvede kaynatılarak pişirilmesi ile tüketiliyor. Bol köpüklüsü makbul olan sert kahvedir. İtalyanların sert espressosu varsa bizim de sert Türk kahvemiz var. :)

Kahvenizi Alırken Paketinde Yazan Yazıları Anlama Rehberi
Elimde bulunan ve çeşitli kahve mağazalarından edindiğim kahve paketlerini aşağıdaki resimlerde numaralandırarak ne anlama geldiğini rahatlıkla anlayabilirsiniz. Ayrıca bu numaraların ne anlama geldiğini aşağıya yazdım. Farklı kahve markalarını koymamın sebebi hepsinin kendine özgü paket üzerinde bilgilendirme şekli olmasıdır.

1) Kahvenin Aroması
2) Kahvenin Kavrulma Şekli
3) Kahvenin Üretildiği Yer
4) Kahvenin Üretildiği Yer Hakkında bilgi
5) Sertifika Bilgisi (Java House kahvesinde KEBS diye bir sertifika var. Bu ülkemizde TSE (Türk Standartları Enstitüsü) gibi Kenya ülkesine ait bir sertifikadır. Tchibo kahvesinde ise Rainforrest Alliance sertifikası var. Rainforest Alliance (Yağmur Ormanları Birliği) ürün üretilirken doğal yaşamın korunduğu belirtmek ile birlikte üretimde çalışan ailelerine gıda, sağlık, eğitim hizmetlerinin sağlandığını ve güvenli çalışma koşullarının olduğu bilgisini veriyor.




Daha fazla kahve ile ilgili yazı okumak isterseniz:

Bir Kahvenin Kırk Yıl Hatırı Vardır
İçtiğiniz Kahve Kişiliğiniz Hakkında İpucu Verir
Kahve Dükkanları

Eline Beline Diline Sahip Çık


Tarihi yorumlar iken günümüzün koşullarına bağlı olarak olaylara göre yorumlamak çok yanlış olacaktır. Yıllar içinde toplumun anlayışı, davranışı ve hedefleri değişkenlik gösterebilir. Bu değişim çağın getirdiği olgulara göre dilde de olabilir. Dil, millet için hayatındaki kültürünün göstergesi, gelecek nesillere aktaran vasıtası ve kendini ifade etme vasıta görevi görmektedir. Dil ayrıca kendini konuşan milletin yüzyıllar içinde ortaklaşa oluşturduğu bir şeydir. Bu nedenle bir toplumun diline bakarak onu konuşan toplumun mantığını ve düşünce tarzı hakkında fikir sahibi olabilirsiniz.

Eline beline diline sahip çık, Hacı Bektaş Veli'nin bir sözüdür ve bu söz bektaşiliğin de özüdür.  Ele sahip olup; haram yememeyi, bele sahip olup; zina etmemeyi, dile sahip olup; kötü söz konuşmamayı öğütlediğini düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Ancak günümüzde kapalı e sesini (Boğumlanma noktası i ve e ünlüleri arasında bulunan e sesi yani -é, TDK ) yazmadığımızdan, zaman geçtikçe de daha az okuduğumuzdan Hacı Bektaş Veli’nin sözünü de sadece ahlak anlayışı içerisinde anlamak durumunda kalıyoruz.

"Eline, beline, diline hakim ol" derken burada "el" eski Türkçede bulunan il kelimesi ile aynı anlamdadır; yani ülke, yurt anlamındadır. Bel ise Türkülerde gurbet elleri şeklinde çok duymuşsunuzdur. Ayrıca Türkçede bu şekilde kurulmuş Çamlıbel, Otlukbeli, Oğuzeli, Türkeli vb. yüzlerce yerleşke ismi vardır. Yaşadığın çevreye bel denmektedir.
Diline derken ise konuştuğun anadil Türkçe'den bahsedilmektedir. Hacı Bektaşi Veli bizlere, içinde yaşadığın ülkene (eline), yaşadığın yakın çevreye (beline), konuştuğun diline sahip çık, diyor.

Türkçe, öylesi bir dildir ki, zaman geçtikçe unutuğumuz derin anlamları içerisinde barındırmaktadır.

Karışık Duygular İçinde Blog Yazmak


Bazen yazdıkça yazasım geliyor. Yazarken yazıyı okuyacak kişi profillerini ve zevklerini göz önünde bulundurmaya çalışıyorum. Kendimi anlayışlı bir blog yazarı sınıfına koymam sizce bencilce olur mu? Sözde değil gerçekten iyi yazarlar üstüme fena yüklenir mi?

Aslında bu endişe ile benim bir kalıba tıkılıp kalmama sebebiyet vereceğini düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Ben gönlümce yazabilmek için kimsenin bana ulaşamayacağı odama çekiliyorum. Ulaşmaya çalışsa bile ulaşamayacağı bir zamanı seçiyorum. Elime kahvemi alıyorum. Kahvenin uyku kaçırıcı veya rahatlatıcı özelliği olduğundan kendisini seçmiyorum. Onsuz yapamayacağımı bildiğim için bir fincan kahve daha alıyorum elime. Şarkıcı Bob Dylan'ın dediği gibi, one more cup of coffee for road. Yani yol için bir fincan kahve daha. Blog yazma yolunda bir fincan kahve daha istiyorum. Bu sayede kendimi bu yolda giderken serbest hissedebiliyorum.

Kendimce sade ve akıcı anlatımla sıkılmadan yazmaya devam etmeye çalışırken rastgele gittiğim için bol bol hatalara düşerim. Bunları düzeltebilirdim, ama o zaman kendimi sizlere yanlış tanıtmış olurdum. Dikkatsizlikten gelenleri bir yere kadar düzeltebilirim. Bende adet haline gelmiş olanları sizce nasıl düzeltebilirim? Düzeltemem veya kısmen düzeltebilirim. Tom Sawyer kitabının yazarı  Mark Twain var ya "Alışkanlıklar alışkanlıktır, insan onu pencereden atamaz; ancak tatlı dille merdivenden birer adım aşağıya inmesini sağlayabilir." demiş. Tam da yazdıklarıma tercüman olmuş.

Blog yazılarımda herkes beni görsün. Bana bakan da blog yazılarımı görsün. Zaten blog sayfamın alan adında adımı ve soyadımı görüyorsunuz. Bu yolla zihninizde bir profil oluşturursunuz. Blog yazılarımı okursanız bu profilin içini doldurmuş olursunuz. Profilin içini tam dolduracak yazılar yazamazsam içinde boşluklar kalacaktır. Bu boşluklar en ufak sallantıda kavanozun içindeki hareket eden çakıl taşları gibi rahatsız edici kuru gürültü yapacaktır. Sonra okuyucu rahatsız olacağından soğur ve buradan uzaklaşır. Sen onları boşver ve bir de Hz. Mevlana'nın sözüne bak: "Sen bakmasını bil de dikende gülü gör, dikensiz gülü zaten herkes görecektir."

Y.A

Dile Minnet Eylemem


Sabahın erken saatinde trenin rahatsız edici sesiyle uyandım. Son 4-5 aydır yeni yerler görmek isteğiyle çok fazla tren yolculuğu yapıyordum. Özellikle gece yolculukları benim gibi yabancı bir ülkede üniversite öğrencisi için en ideali idi. Çünkü hem gece kalacak bir yere para vermiyorsunuz hem de başka bir şehire ayak basmış oluyorsunuz. Yalnız günün çoğu zamanı karanlık olan bir yerdeydim. Belki kış mevsiminde sürekli havaların kutup bölgesine yakınlığı sebebiyle çok soğuk olmasına kolay alışmıştım, fakat bu karanlık ortam ilk başta düzemli uyuyamadığımdan olsa gerek bende uykusuzluk etkisi yapmaya başlamıştı. Sabah erken kalkıyorsun, karanlıkta saat 9 gibi üniversiteye gidiyorsun ve sonra öğleden sonra kurslardan çıkınca saat 3 gibi hava yine karanlık. İşte o karanlık zamanların birinde tren görevlisi bana dönüp "god morgon, valkommen till Huskvarna" dediğini duydum. Ben de "tack så mycket" diyerek çok teşekkür ettiğimi belirttim. Bunu ben bulunduduğum ülkedeki insanlara saygı olarak özellikle karşı tarafın dilini bildiğim kadar kullanmayı tercih ediyorum. Sonrasında İngilizce olarak devam etmek zorunda kalıyordum. Bu süre içinde inan İsveççe bilseydim hep İsveççe konuşurdum. Nedeni bir şeye hayranlık filan değil. Bir dile Nesimi'nin de dediği gibi Arabi Farisi bilmem, dile minnet eylemem. Çok basit sadece karşımdaki insana saygı için. Bunları neden anlattığımı yazının sonunda anlayacaksınız. 

Huskvarna şehrine sabahın erken saatinde varmıştım. Burası İsveç'in güneyinde İsveç'in ikinci büyük gölü olan Vättern gölü yakında yaklaşık 20.000 nüfuslu küçük bir kasaba şehri. Hemen bir küçük kafetarya tarzı bir yer bulup kahvaltımı yapmak istedim. Seyahat halinde olduğumdan minimal şekilde bir şeyler atıştırmaya çalışıyordum. Dondurucu soğuklar olduğundan filtre kahve ve tarçınlı çörek ideal bir seçim. Tam o sırada yan masadaki yaşlı bir amca yabancı olduğumuzu anlayınca "nasılsınız? nereden geldiniz? burada okuyor musunuz?" diye sordu. Türk olduğumu ve burada belirli bir dönem için okumaya geldiğimi, İsveç'i gezmek için yola çıktığımı belirttim. Öncelikle bilinmeyen küçük kasabaları gezmeyi tercih ettiğimi belirttim. Adam telefonundan haritaya baktı ve şaşırarak "taaaa oradan buraya gelmişsin" dedi. Şimdi ise burada olman gerçekten memnuniyet verici ve başarılı biri olmasın dedi. Aslına bakarsanız o zaman daha ilk yurtdışı deneyimimdi. Daha sonrasında daha farklı ülkeler görme fırsatım olacaktı. 

Adam bana döndü ve bu şehirde yaşayan Türk birisini tanıyorum dedi. Kendisinin nasıl biri olduğunu tam bilmiyorum ama şu ileride bir dükkanı olacaktı. İstersen kibarca bir tanışırsan memleketinden biri olacağından bana iyi geleceğini belirtti. Kahvaltımı bitirdikten sonra belirtilen dükkana vardım. Dükkanda İsveç'te pek bulunmayan Türkiye'den getirildiği belli kırmızı mercimek, kurutulmuş incir ve kayısı vb. şeyler satan aktarı andıran bir yerdi. Burası gerçekten de bir anlık da olsa memleketimi bana hissettirmişti. Benim bir merhaba dememle birlikte karşımda farklı bir insan bulmuştum. Bana şuradaki amca sizin Türk olduğunuzu ve sizinle tanışmamı tavsiye ettiğini söyledim (İngilizce olarak). Türk mü? diye ses duyduktan sonra bir anda asabi bir tavırla öyle değil kendisinin sadece (Türkiye'den bir şehirden) olduğunu ve oraları özlediğini vurguladı. Sonrasında bana sadece (X dili Türkiye'de toplum içinde az da olsa konuşulan bir dil) konuşalım dedi. Ben onu bilmediğimi söyledim. Sonrasında karşımdaki İsveççe konuşmaya başladı. Onu da bilmediğimi söyledim. Ben de o zaman hadi İngilizce konuşmaya devam edelim dedim. İngilizce olarak Türkçe biliyormusunuz, diye sordum. Adam tekrar Türkiyeli değilim, (Türkiye'den bir şehirden) iki yıl önce geldiğini ve Türkçe bildiğini ama İngilizce devam etmek istediğini dedi.

Özetle Türk olduğunu kabul etmiyor, Türkiye'yi de kabul etmiyor ama Türkiye'den bir şehirden olduğunu iddaa ediyor. Şaşırarak size zorla iki yıl içinde anadiliniz gibi İsveççe öğretmişler ve konuşuyorsunuz dedim. Kızdım ve adını bile sormadan oradan çıktım. Burada zoruma giden ben insanlara saygı olarak özellikle karşı tarafın dilini bildiğim kadar kullanmayı tercih ederken karşımdaki kabaca bir de dövüp azarlamadığı kalmasıdır. Bir de bu konuda saygı göstermeyi herhangi bir İsveçlinin anlayabilmesi, fakat aynı coğrafya'dan çıkmış insanların anlayamaması benim çok zoruma gitti. Burada birinin o veya bu milletten olması mühim değil. Hatta Türkçe'yi de bilmesin, ben işin orasında hiç de olmam. Hepimiz farklı milletten olabiliriz ve farklı dilleri konuşabiliriz. Yalnız tavırı sanki benim Türkçe olarak bir "merhaba" dememle tüm kinini kusmayı planlamış gibiydi. Türkçe olarak "merhaba" deme sebebim de kafeteryada otururken İsveçlinin tavsiyesidir. Yoksa ben oraya hiç gitmezdim. Tabiri caizse neye uğradığımı şaşırmıştım. Eğer ben karşımdakinin dilini biliyorsam saygı beklemeden saygı için bildiğim kadar kullanırım. Kullanmasam bile saygı göstergesi olarak kaba bir şekilde davranmam. Ben böyle tatsız bir anı yaşarak yeni yerler görmek ve yeni bilgiler edinmek için yoluma devam etmiştim.

Nesimi'den;
Hâr içinde biten gonca güle minnet eylemem
Arabi Farisi bilmem, dile minnet eylemem

*Şehir ve dil ismini açıklayarak ayrımcılığa sebebiyet verebileceğinden açıklamadım.  

Vusulsüzlüğümüz Usulsüzlüğümüzdendir

Stockholm/İsveç - Fotoğraf: Yusuf Arslan
Bazı sözler vardır, duymanıza gerek yoktur ve bir kenarda yazılı halde durması bile sizi kendinizden alır; başka diyarlara götür. Anlamı o kadar derindir ki o sözün rehberliğinde kendinizi farklı yollarda bulursunuz. Bu yol herkesin gittiği değil de yalnız yürüdüğün yol olur. Bazılarımızın işte hayatımı değiştiren veya hayatımda düstur edindiğim söz işte budur diyebileceği tarzda bir söz. Anlamı o kadar derin ki nasıl açıklayayım diye bazen benim gibi lafın altında ezilirsiniz.

Vusulsüzlüğümüz Usulsüzlüğümüzdendir. Bu sözü duydunuz mu bilmiyorum. Usul; bir amaca ulaşmak için izlenen düzenli yol anlamında ve vusul de ulaşma, varma anlamı olduğunu TDK'den öğrenebilirsiniz. Yani eğer bir şeye kavuşamıyorsan bu senin yol yordam bilmemenden kaynaklanır. Hayatımızın her alanında geçerlidir.

Örneğin biri çıkar der ve bu çocuk çok zeki, akıllı ama nedense bundan bir şey olmadı diye çok duymuşsunuzdur. Ya da her türlü imkana sahip olan bir ticari şirket veya kuruluşların kendisinden istenilen atılımı yapamaması bundandır. Başarılı bir iş yapılsa bile bilinmemesi, sonuca ulaşılmaması yapılması gerekli faaliyetlerden yoksun olduğu anlamına gelir. Bu tür örnekleri çoğaltabiliriz.

Şimdi bir terzi düşünün. Bu terzi dünyanın en yetenekli terzisi olsun. Elinin altına dünyanın en pahalı kumaşlarından verilsin. Ve hatta dünyanın en güzel elbisesini dikmiş olsun. Eğer bunu manken üzerinde insanlara sunarken elbisenin bir düğmesini yanlış ilikleyip sunarsan göze çirkin gözükeceğinden bu elbisenin ustasının maharetlerini ve elbisenin güzelliğini karşı tarafa tam aktaramazsın. Elbisenin üstteki ilk düğmesini yanlış iliklersen sonraki düğmeler de yanlış iliklenecektir. Doğru başlamadığın iş de doğru sonuçlanmayacaktır.


Dil Bilmeyenin De İşi Rast Gider

İsveç

Sabah kalktığında herkes bilmediğin bir dili konuşuyor ve her yerin bilmediğin bir dilde yazılan yazılarla dolu olduğunu gördünüz mü? Bunun nasıl münkün olacağını söyleyeyim. Yurtışında yaşamaya başlayınca anlarsınız. Bu tedirdingilik hiçbir şeye benzemiyor. Daha önceden dilini bilmediğin ülkeye üç-beş gün turist olarak gitmeye de hiç benzemiyor. Sabah kalktığında markete kendin gideceksin. Yeri gelecek evrak, fatura ve resmi kuruluşlarda işin olacak. Yolu bilmeyeceksin ve hangi otobüsle nereye gideceğini öğrenmelisin. Bunun gibi işlerden bahsedince global bir dil olan İngilizce'ye sarılacaksınız. Bu bile size yeterli gelmeyecek, çünkü karşı taraf İngilizce bilmeyecek. Bir yerden sonra karşı tarafla iletişime geçmek çok yorucu hale gelecek. Acil önemli bir işiniz çıkınca karşı taraf sizi anlamadığından yeri gelecek kızacaksınız ama hiçbir şey yapamayacaksınız. Özellikle iskandinav ülkelerindeki gibi fazlaca sakin ve tepkisiz insanların olduğu bir yerdeyseniz. Bunlar olmaya başlayınca Türkiye'ye dönmek bile kafanızdan geçecek.

Bunun gibi birçok olaydan bahsedilebilir. Nereden bileceksin derseniz şu an bloğumu okuduğunuzdan çoğu yazımda benim hayatımdan bir parça bulursunuz. Bazen ben diye doğrudan demem ve hikaye gibi anlatırım. Orada bunları yaşayıp sizlere anlatan benimdir.

İsveç

Zamanla istemeden de olsa bazı yabancı kelimeleri öğreniyorsunuz. Bunun size biraz da olsa günlük yaşantınızda yardımı oluyor. Markette kasiyer size "sjuttiofem krona"dediği zaman ilk baştaki gibi anlamsız bakmıyorsunuz. Çünkü 75 kron fiyat tuttuğunu anlıyorsunuz. Yine devamında dediklerini anlamıyorsunuz ama temel şeyleri bile bilmek ilk başta sevinmenize yetiyor.

Arkadaş ortamında zaman geçirdiğinizde bazı şeyleri sorup öğrenebiliyorsunuz. Hatta onlar da size kendi dillerinde bir şeyler öğretiyor. Yalnız bazen yaşadığınız yere göre bu zor veya kolay olabiliyor. İskandinav insanları sakin ve tepkisiz dedim ya biraz ondan. Sen gidip onlarla konuşmadığın sürece yanlarında olsan bile yardımına gelmiyorlar. Bir de bu işin aması var. Konuştuğun zaman da sonuna kadar yardımcı oluyorlar. Merhaba, hoş geldin, nasılsın, güle güle, teşekkür ederim kelimelerini hiçbir yere bakmadan etraftan ve arkadaşlardan öğrenmiştim. Zaman geçtikçe sizi evlerine akşam yemeklerine, birlikte haftasonları etkinlik yapmaya davet edecekler. Tam olarak anlaşamadığın için çekindiğin insanlar bir süre sonra samimi dostların olacak. Başta zorluklarla karşılaşınca hemen geri dönmek isteyen ben miydim?, diye kendinize soracaksınız.


Üstelik maceraperest biri olarak garip bir alışkanlığım vardı. Bulunduğum şehirde şehir haritasından herhangi bir şehiriçi otobüs rotası seçip son durağa gidiyordum. Sonrasında yürüyerek geri dönüyordum. Amaç bilmediğim sokaklardan geçerek geldiğimden yeni yerler görmek ve sokakta yeni insanlar tanımaktı. Yorulunca ise ilk defa gördüğüm bir butik cafeye girip kahve içiyordum. Bu sayede şehirde beni görünce tanıyan ve halimi hatırımı soran yaşlı amcalar, restoran görevlileri ve bir barista ile tanışmıştım. Ertesi gün ülkeme döneceğimi söylediğim bir esnaf, seni ben iyi biri olduğun için sevdim ve sürekli seninle dostça sohbet ettik,dedi. İyi yolculuklar ve İsveç'e gelirsen buraya uğrarsan sevinirim. Bana Türkçe nasıl güle güle dendiğini sordu. Ardından bana güle güle diyerek uğurladı.

Sweden

Son olarak beş ay gibi bir süre sonrasında Türkiye'ye dönme vakti gelince şehir tren garına yolculamaya yabancı bir ülkede yabancı biri olsanız da sizin için  zahmet etmeden gelecekler.  Yola çıktıktan sonra kartaneleri düşen trenin camına bakınca bir daha buraya acaba ne zaman gelirim?, diye aklınızda düşünceleriniz olacak. Ben daha oralara tekrardan gidemedim, fakat yıllar geçmesine rağmen oradan bana kartpostallar ve mektuplarlar geliyor.

Bu arada yazımda tamamen İsveç'ten ve İsveçlilerden bahsettiğimi söylemeyi unuttum.

Çoğumuz Sinirli, Öfkeli veya Olumsuz Düşünüyor


Yoldan geçen insanlara bakıyorum çoğumuz sinirli, öfkeli veya olumsuz düşünüyor. Bu tür insanlar ile her yerde karşılaşabilirsiniz. Ne kadar uzak kalmak istesek de onlar sizi bulabilmektedir. En basit bir yazının altında bile bunlardan bulabilirsiniz. İnsan oturup düşünüyor. Yahu sen bunu yazarken amacın neydi? Neden bu kadar olumsuz düşünüyorsun? Burada yapıcı eleştiriden bahsetmiyorum. Amaçsızca yazı ile alakasız olumsuz yorumlardan bahsediyorum. Olumsuz yorum ile yapıcı yorum arasında bir fark vardır. Yorumun ile yazıyı yazan kişiyi uyaracaksan bunun da bir üslubu vardır. Sen gitmişsin yok bu yazı çöp, keşke yazmasaydın, bir de şuraya noktalı virgülü koymayı unutmuşsun demişsin. Madem öyle sen daha iyisini yaz da biz de faydalanalım. Belki yorum yaptığı yazı ile kendisi bilgilenecek veya yarar sağlayacak, fakat o şey adamın umrunda değil. Gün içinde bir başkasına sinirlendi ve sizin yazınızın altına tüm kinini kusmaya başladı. Büyük ihtimalle de yazıyı da okumamıştır. Zaten kendisi sahte bir isimle kayıt olmuş, beni nereden bulacaklar ki rahatlığı var. İhtimal ki hayatında bir şey canını sıkmış, ben de buraya bir şeyler yazayım rahatlayayım kafası var. Bu sadece blog dünyasında veya sosyal medyada böyle değil ki, hayatın her alanında var.

Mesela otobüste giderken aniden aracın hareketiyle birine hafifçe çarpıyorsun, çok özür dilemene rağmen önüne baksana ulan diye laf atılıyor. Özür dileyen zaten farkında olduğundan üzerine gitmezsin, büyüklük sende kalır. Kimse tansiyon yükselmesin demiyor. Herkes kendisinin en sinirli olduğunu, herkes kendinin en haklı olduğunu sanıyor. Eee bunun sonucu nereye varacak?

"Bu ne dünya kardeşim üzen üzene
 Bu ne dünya kardeşim böyle
 Kimseyi incitmeden kırmadan tek bir kalbi
 Yaşamak elbet en güzeli"

Yılbaşı Kartı Gönderin

Yılbaşı Kartı

Yeni yıla az kaldı. Elime yılbaşı kartlarını almaya başladım. Kartpostalları göndereceğim kişiye göre seçerken kendimi biraz yaşlı gibi hissetttim. Şimdi kartpostal bulmak bile çaba isteyen bir şey oldu. 90'lı yılın başında dünyaya gelmiş biri olarak yılbaşı kartlarına yabancı olmadığımı düşünüyorum. Genç biri olmama rağmen arada kendimi farklı bir jenerasyondan olduğumu hissediyorum. Biz küçük iken ah bu gençleri anlamak zor derlerdi. Şimdi ise ben yeni nesile aynısını söylemeye mi başladım?

Hatırlarım benim zamanımda okulda yerli malı haftası, kartpostal yazma gibi etkinlikler olurdu. Bu etkinlikleri büyük bir hevesle yapardık. Küçük şeylerin bizleri çok mutlu etmeye yettiğini farkettim. Kartpostal deyince yeni nesil adresin nereye yazılacağını hatta nereden gönderileceğini bile bilmiyor. Birisi onlara söylemezse nereden bilebilirler ki?

Şimdi günümüzün bilgisayar çağı olduğundan bahsediyoruz. Sosyalleşme adına sosyal medya çağı diyoruz. Amaaan mektuplara ve kartpostallara ne gerek var denilebiliyor. Çünkü bir Whatsapp, Facebook Messenger'dan kısa mesaj, çağrı atar yeter olayları var. Mail atmak bile işlerimiz haricinde artık demode kalmaya başladı. İlk mail adresimi aldığımda ortaokuldaydım. İnternete bağlanırken garip garip sesler vardı. O zamanlar sosyal medya diye bir şey yoktu. Google bile hayatımızda yoktu. Yine de ilk mail adresimi aldığımda o kadar mutlu olmuştum ki sanki buradan herkese mektup, kartpostal gibi iletiler göndereceğimi düşünmüştüm. Çoğu kimsenin o zamanlar daha mail adresi olmadığından o ilk mail adresime birkaç mailden başkası gelmedi. Ben yine mektup, kartpostal yazmaya devam ettim. Eğer karşımdakini önemsiyorsam emek, çaba ve özen göstermek daha anlamlı olacaktır. Geçiş döneminin bir bireyi olarak teknolojinin hayatımızdaki yerini ve öncesini az çok daha iyi kavrayabiliyorum.

Sevginizin, saygınızın ve dostluklarınızın pekişmesi için birbirinize bir yılbaşı kartı gönderin.

     

Kuzeydeki Kutup Yıldızı

Cruise Gemisi

Bazı tutkular vardır, yalnızca düşünmesi bile keyif verir. Hiç görmediğin, duymadığın ve hatta hissetmediğin bir şey olsa bile sen onun esiri olmuşsundur. Bu anlatacağım hikayeye başlamadan önce elinize bir fincan kahve almanızı öneririm.

Gökyüzü zifiri karanlıktı. İskandinaya'da sıradan soğuk bir kış gününde saat 9:30 gibi güneş doğacaktı. İsveç'e Ağustos ayında gelmiş ve kış kendini gösterince gün ışığı gördüğüm süre belirgin bir şekilde azalmıştı. Bu duruma daha yeni alışmıştım.

Biletimi elime almış ve karanlıktan gelen otobüse binmek için durağa yanaştım. Yolculuk Stockholm'e doğruydu. Sırtımda sırt çantam, elimde bir kitap ve bir de müzik dinlemek için ipod vardı. Otobüste yerime oturduktan sonra bir ses lütfen tüm yolcularımız emniyet kemerlerini taksın, aksi takdirde otobüs çalışmayacaktır diye anons geldi. O an anonsun sadece benim için yapıldığını anladım. Dört aydır İsveç'ta yaşıyorum, fakat arada hala bir an dalgınlıktan da olsa bu tarz kurallara uymayabiliyorum. Aslında uyumlu biriyimdir. Ülkeden ülkeye değişen kurallara alışmak bazen zaman alıyor. Emniyet kemerlerimi bağlamış, yolculuk uzun süreceği için uyumak istedim. Çünkü unutulmaz bir gece beni bekliyordu. Stockholm şehrine gittiğim için değil, oradan cruise gemisi ile yaklaşık 1.5 gün yolculuk yapacaktım. Kutuplara yakın Baltik denizinin soğuk sularında yol alacaktım. Daha öncesinde devasa bir gemiye hiç binmemiştim. İstanbul'da birkaç kez vapura binmiştim. Bu elbette sayılmazdı.

Stockholm limanına gelmiş, gemimizin demir almasını bekliyorduk. Herkesin bir kamarası vardı. Gemi o kadar lüks ki bana Titanik gemisini hatırlattı. İçerisinde restoranları, barları, tiyatro salonları ve dans pistleri vardı. Bunlar beni hiç etkilemiyordu. Gemi içerisinde kaybolmamak için bir yerden bir yere giderken sürekli her katta bulunan gemi krokilerine bakma ihtiyacı hissediyorsun. Aksi takdirde gemi içerisinde kaybolursun. Gece geç vakit olmasına rağmen gemi adeta yaşayan bir şehir gibi. Ben ise geminin güvertesine çıkmaya çalışıyorum. En sonunda aradığımı bulmuştum. Her yer kapkaranlık. Hava çok soğuk. Geminin güvertesine yaklaşmıştım. İçimden işte bu gece benim gecem demiştim. Karşımda Baltik denizinin soğuk dalgaları vardı. Deniz buz tutmaya başladığı için gemi parça parça buzulları kırarak ilerliyordu.

İleri doğru bakarken sanki sonsuz bir karanlığa bakıyordum. Bu karanlığı tarif etmek gerçekten zor. Sokak lambasının ışıkları sönmüş yolda ilerlemek gibi. Gözüne çok uzaklardan iki ışık vuruyor. O kadar uzaktan vuruyor ki ömür boyu yol gitsen ışık kaynağını bulamayacakmışsın gibi. Işıklardan biri deniz feneri, diğeri kutup yıldızı. Evet, kutup yıldızı. Kutuplara daha önce hiç olmadığım kadar yakındım. Yüzeyde buz kütlelerinin olduğu bir denizde ilerliyordum. Çocukluğumda yolunu kaybedenler için "kutup yıldızını takip etmek" beni mutlu eden, yolumu bulmama yardımcı olan şeydi. İnanır mısınız ben daha ana sınıfına bile gitmez iken çocuk aklıyla kutup yıldızını nasıl daha iyi görürüm, daha yakın olurum onu düşünürdüm. Okuma yazma bilmeyen bir çocuk kutup yıldızını neden bu kadar seviyordu? Resimli kitaplar, anlatılan masallar etkilemiş olabilir. Bunları bir kenara bırakalım. Şimdi çocukluk hayalime çok daha fazla yakındım. En azından öyle hissediyordum. Hava -30 santigrat dereceyi gösteriyor ama ben hafif bir tebessüm ile halimden memnundum. Karşımızda deniz feneri olmasına rağmen bana göre kutup yıldızının denize vuran ışığı gemiye yol gösteriyordu. Çocukluk hayali ya imkansız olan şeyler mümkün olabilirdi. Tıpkı masallardaki gibi. Ülkemden, ailemden, dostlarımdan binlerce kilometre uzaklıkta gerçek ile hayal arasında bir an yaşıyordum. Titanik gibi büyük bir buz dağına çarpsaydık sevdiklerim yetişemezdi, sadece kutup yıldızı yetişebilirdi.     


Y.A

Yıllar Sonra Karşılaştığın Bir İnsan


Yıllar sonra tanıdığınız bir insanı görünce tanımamazlıktan hiç geldiniz mi? Sanırım bir keresinde maruz kalmıştım. Düşününce anlam veremedim. Belki de zor insan olmayı seçmiştir karşımdaki. Bilemezsin.. Gerçekten tanıyamamıştır desem bir kandırmacadan ibaret olacaktır. Kalabalık içinde önce uzun bir süre gözlerinize bakar bakar ve kafasını çevirir gider. Çocuklukta belki fazlaca samimi olduğun ve çok şey paylaştığın biriydi. Üstünden yıllar geçmiş, yılların getirdiği yorgunluk ile o masumiyet bozulmuş. İşler çıkara dönüşmüş. Her şey unutulmuştu. Bir de olay kalabalık içinde olunca bir selam bile verme tenezzülü bile edilmemişti. Ben yönelmiştim, o yan dönmüştü.
İnsanı seçmek mevki, statü farkı veya itibar mı belirleyecekti? Belki ileride lazım olur diye yüzüne bakmayıp sadece açık kapı mı bırakılacaktı? İkilcilik oynamayalım lütfen..

Mehmet Akif'i şimdi anlamaya çalışıyorum. Yıllar öncesinden haklıydı. "Artık iki yüzlü insanları sevmeye başladım. Çünkü yaşadıkça yirmi yüzlü insanları tanıdım." Mehmet Akif'in bu sözünde kabullenme yoktur. Sadece bu tür insanlara karşı acı bir serzenişi var. Durumu daha açık anlamak için TDK'den yardım alıyorum. Sözlükte "özü sözü bir olmayan, riyakâr, mürai" olarak geçmektedir. Bu insanlardan etrafta çok olacak ki ünlü bir şair bir sözünde bahsetmiş, hatta sözlükte bile ayrıntılı olarak tanımı yapılmış.  

Konuyu daha fazla çarpıtmadan bir "merhaba, nasılsın?" dese bile yetecekti. Ben de bu yazıyı yazmayacaktım. Ne diyeyim, hayatta başarılar dilerim..