Bir Günlük Kapadokya Gezisi


Ürgüp - Temenni Tepesine Giden Yol
Yolculuğa Nevşehir’in Ürgüp şehrine giderek başladım. Günümün uzun olacağını bildiğim için erkenden yola çıkmam daha çok yer gezmemi sağlayacaktı. Ürgüp’e geldiğimde ilk Temenni tepesine çıkmak istedim. Tepeye çıkmak için öncelikle bir yere kadar aracınızla gelip, sonrasında biraz yokuş yukarı yürümeniz gerekmekte. Yol üstünde bazı hediyelik eşya satan yerler ve restoranlar göreceksiniz. Temenni tepesine gelince ortasında bir kümbet göreceksiniz. Bu tepeden şehri rahatlıkla izleyebileceğiniz. Kümbet eskiden Tahsin ağa kütüphanesi olarak kullanılmış.
Ürgüp - Temenni Tepesi
Ürgüp’e gelince 2002 ile 2003 yılları arasında Asmalı Konak dizisinin çekildiği konağı da gezebilirsiniz. Dizinin çekilmesinin üstünden yıllar geçmesine rağmen hala bu mekan ziyaretçi akınına uğruyor. Eve girince ilk odasında geleneksel elbiseler giydirilmiş bez bebekler var. Geleneksel elbiseler Türkiye’nin dört bir yanından seçilmiş. Asmalı konağa gezmeye devam edince üstü açık genişçe bir avluya çıkıyorsunuz. Avlunun çevresinde çeşitli odalar var, fakat odaların boş olduğunu belirtmem gerekir.
Ürgüp - Asmalı Konak
Ürgüp - Asmalı Konak
Ürgüp - Asmalı Konak
Ürgüp şehrinden gün doğumu ve özellikle gün batımı saatlerinde farklı renklere bürünen Kızılçukur Vadisine uğradım. Burası harika bir panorama noktası ve aynı zamanda yürüyüş parkuru. Vadi boyunca gezerken birçok kilise ile karşılaşabilirsiniz. Gidilecek daha çok yer olduğu için yolum buraya öğle vakitlerinde düştü. Eğer Nevşehir civarına gelirseniz mutlaka buraya gelin derim.
Kızılçukur Vadisi
Sıra Göreme civarında bulunan Kapadokya bölgesi yani Göreme açık hava müzesine geldi. Buraya gelecekseniz öncelikle cebinizde müze kartınızın veya iş bankası maximum müze kart olması faydanıza olacaktır. Müze kart geçerli, fakat müze kartınız yoksa giriş kişi başı gittiğimde 30 TL’ydi. Biraz fiyatı yüksek olmasına karşın buraya gelmişseniz burayı gezeceksiniz demektir. Göreme açık hava müzesi, 4. yüzyıldan 13.yüzyıla kadar yoğun bir şekilde manastır hayatına ev sahipliği eden bir kaya yerleşimi. Buraya girince karşınıza başlangıçtan sonra doğru götüren bir parkur karşınıza çıkacak. Kilise gibi eski yapıların giriş kenarlarında güzelce bilgilendirmeler yapılmış. Bu açık hava müzesi içinde Karanlık kilise var ve 10 TL gibi ek bir ücret ödemeniz gerekiyor. Bu sefer burada maalesef müze kart geçmiyor. Buranın özelliği en net duvar resimlerinin olduğu kilise olması. Yaklaşık 2 yıl önce geldiğimde burayı gezdiğim için tekrar gezme ihtiyacı duymadım. İlk defa gelmişseniz burayı da gezebilirsiniz.
Göreme - Açık Hava Müzesi
Göreme - Açık Hava Müzesi
Göreme - Açık Hava Müzesi

Sırada Paşabağ Vadisi var. Burayı ücretsiz gezebilirsiniz. Peribacaları yapılarını burada rahatlıkla görebilirsiniz. Paşabağı’ndaki yapılarda mantar şeklindeki oluşumların en iyi örnekleri bulunmakta. Buraya gelince ilk turistik eşyaların satıldığı çadırlar ve biraz ilerisinde peribacaları arasında gezinti yapabileceğiniz 2-3 tane deve karşınıza çıkmakta. Bunlar ile ilgilenmiyorsanız doğrudan şapkalı peribacalarını gezebilirsiniz.
Paşabağ Vadisi
Paşabağ Vadisi


Son durağım olan Avanos’a geldim. Burada Kızılırmak’ın getirdiği kırmızı topraklardan yapılan çanak, çömlekleri görebilirsiniz. Bu neden birçok çömlek atölyesi de bulunmaktadır. Şehir merkezinde, Kızılırmak’ın şehri ortadan bölen, iki yakasını yaya olarak bağlayan, bir asma köprü var. Karşıya geçerken sallandığı için bu asma köprüye “sallanan köprü” demişler. Köprüden karşıya geçenler çok kişi olduğundan çok fazla sağlandığını görebilirsiniz. Köprü ilgi çektiği için ziyaretçi akınına uğramakta. Köprünün yanında ırmak kıyısı boyunca yeşillik alan içinde fazlaca oturma alanları var. Irmağın üstünde yüzen yüzlerce kazı çayınızı yudumlarken ve serince izleyebilirsiniz. O kadar yeri gezdikten sonra günün yorgunluğunu burada atmayı tercih ettim.
Avanos - Sallanan Köprü
Avanos - Kızılırmak Kıyısı
Buraya gelmiş iken testi kebabını da tatmayı ihmal etmedim. Odun ateşinde ve testi içinde çeşitli sebzelerle pişen etin tadı gerçekten lezzetli. Servis edilmeden önce testi yanınıza getiriliyor ve garsonlar bıçak yardımıyla testiyi kırıp size öyle servis ediliyor. Bu lezzeti tadıp gezimi sonlandırdım.
Avanos - Testi Kebabının Kırılması
Avanos- Testi Kebabı

 Sizlerin de buralara gelip eğlenceli vakitler geçirmenizi dilerim. Sağlıcakla kalın.     

Sessizlik İçinde Tren Garı


Nice ayrılıkların, hasretlerin, sevdiklerine kavuşmaların ve mutlu sonların yaşandığı bu yerler artık sessiz. Kara tren gecikir belki hiç gelmez diye türküsü de var. Kara trenin geciktiği doğru da memleketine tren ile gelenler de gecikmiş olmalılar. Buralar yani istasyonlar artık hep sessiz. Gelen trenin düdüğü boş binaya karşı çalıp yolcusunu almadan gidiyor. Yoldan geçerken kenarda ihtişamlı bir bina gördüm. Bu bina 1936 yılında inşa edilmiş Erzincan tren garından başkası değildi. Doğu ekspresi buradan geçiyordu. Sanırım batıdan gelen yolcular buraya uğramadan direk Erzurum ve Kars'a geçiyordu. Bina kesme taştan yapılmış ve gerçekten ihtişamlı bir görüntüye sahipti. İçeride 1-2 çalışandan başkası yoktu. Tren seferlerinin olduğu tabelaya baktım ve buradan günde sadece 2 tren geçiyormuş. Tren garına bakınca eskiden buraların insanlarla dolu olduğunu hayal ediyorum. Bazıları oturmuş yakınını bekliyor, bazıları da bavullarla gelecek treni bekliyor. Tabii bunlar sadece düşüncede kalıyor. 

Kendime soruyorum neden biz buraları terk etmişiz? Hem kara yollarında olan trafikten şikayet ederiz hem de herkes kendine bir araba alır ve yalnız başına seyahat eder. Kimse tren yollarımız gelişmemiş ve yıllarca buralara yatırım yapılmamış demesin, çünkü biz buraları terk ettiğimiz için gelişmemiş. Kullanılmayan şeye devlet neden yatırım yapsın ki?



Trenlere eski teknoloji denmesinden de hiç haz etmiyorum. Aksine bence tren kullanan toplumlar uygar toplumlardır. Yurt dışına bir çıkın, çoğu yolcu taşımacılığının trenlerle yapıldığını görürsünüz. Kullanışlı olduğu için dünya genelinde demir yollarında gelişmiş taşıma sistemlerini kullanmaktalar. Bizim gibi tren garlarını ölüm sessizliğine bırakmamışlar. 

İstasyonları boş görünce en çok bekleyeni olmayan insanlar aklıma geliyor. Arkasında bekleyeni olmayan kişiler ipi kopmuş uçurtma gibidir. Etrafa savrulur, gider. Bir zaman sonra bir yere parçalanarak düşer ve kimse hatırlamadığından unutulup kalır. 

Yıllar Sonra Bu Bloglar Ölü İnsanların Günlükleri Olacak


Yıllar sonra birileri buralara gelip ne de güzel bir blog sayfasıymış der mi? Burası ne de olsa bir alan. Biri bu alanı kendince doldurmuş ve terk edip gitmiş. Gecinden versin diyebilirsiniz. Ama bu işin bir de gerçek tarafı var. Bu yazıyı ele alma sebebim yakın zamanda hayatını kaybetmiş bir youtuberdır. Altın elbiseli adam olarak bilinen Barkın Bayoğlu, motosiklet hakkında her türlü faydalı bilgiler veren bir Youtube kanalıydı. Allah yakınlarına bolca sabırlar versin.

Bazılarınız, Youtube ile blog arasında ne benzerlik var, diyeceksiniz. Aslında pek fark yok. İkisinde de hayatını veya bir konu hakkında faydalı bilgiler vermeye çalıştığın kişiye özgü alan. Biri görsel, diğeri yazı halindedir. Hassas bir konu olduğundan fazla uzatmayacağım. Dünyaya gelen insan denen mahlukat fani hayatında sürekli bir iz bırakma peşinde koşmuştur. Kısmen bu içgüdüsel yaklaşmdan kaynaklı bu okuduğunuz bloglar ortaya çıktığını düşünmekteyim. İyi ki de bu bloglar ortaya çıkmış ve hala çıkmaya devam etmektedir.

Bloglarda insanların yaşantılarını, tecrübelerini, umutlarını, sevinç ve hüzünlerini bulabilirsiniz. Kendisi istemese de yazdığı yazılarda azar azar bunları hissedersiniz. Hissetmekle kalmaz, bunlara okuyucu da ortak olur. Bu sebepten ötürü olacaktır ki arkasında verdiği o güzel paylaşımlarından kendisini hatırlayacak bazı kişiler olacaktır. O zaman dostlar bizi hatırlasın, güzel yazılarımızın hatrına..

Kaliteli yaşayın ve hep sevdiklerinizle birlikte olun..


Alsak Alsak Hangi İşletim Sistemli Bilgisayarı Alsak?

Mac

Günlük hayatta çok duyduğum birkaç laf var. "O kadar çok para Apple Mac bilgisayara verilir mi?" veya "Bedava Linux işletim sistemli bilgisayarlar varken hala neden Windows kullanıyorsun?" Eğer bu soruları bir başkasına soruyorsan gerçekten bu konu hakkında herhangi bir bilgi sahibi olmadığın anlamına gelir. Peki biraz bilgi sahibi değilsen neden başkasını bu tür sorularla bunaltıyorsun?

Öncelikle, bir Windows bilgisayar dururken 2 kat fiyat verip Apple Mac almayı açıklayacağım. Aslında bakarsanız burada bir armutla bir elmanın karşılaştırmasını yapıyor olacağız. İkisi de ayrı dünyanın üyeleri ve farklı şekilde çalışan ama genel olarak adı bilgisayar denen cihazlardır. Apple Mac bilgisayar alanlar için genelde Starbucks'ta oturan kişiler ve elinde bir White Chocolate Mocha'sı ile etrafına hava atan tipler olarak görülür. Bende kahve içmek için Starbucks ve benzeri kahve mekanlarına çok giderim. Acaba ben de bu tipler gibi miyim? Ama eksiğim var, bir Mac'im yok benim. Kahvesever olduk diye şimdi yaftalandım mı? :)

Ya da saygıdeğer bir blogger arkadaşımın "Evi satıp Macbook Pro alma hikayem" adlı yazısına da bir bakınız. Bazıları hala diyebilir, o kadar parayı vermeye ne gerek var. Olmuyor kardeşim olmuyor, tam verimle olmuyor. Parayı vermişken seni yıllarca taşıyacak bir ürün almak gerekiyor. O cihazla oturup birçoğunun yaptığı gibi sadece facebook, twitter’da dolaşılmayacak. Ben Makine Mühendisiyim; az çok çizim, analiz yaptığım için biliyorum. Bence burada başarılı bir donanım yatırımı yapılmış oluyor. Macbook bilgisayarları genelde reklamcılık, görsel tasarım ve video editleme gibi uğraşlar için tam biçilmiş kaftan.

Mac'i neden tercih etmeliyim?
Mac'ler daha düşük özelliklere sahipmiş  gibi gözükse de perfermansı daha iyidir. İlk yeni alınan bir Windows bilgisayarın performansı da iyidir. Sonra bir yıl kullandıktan sonra yavaşlamaya başlayan sistemi kurtarmak için yok antivirüs kullanalım yok biraz geçmişi silelim yok biraz da diski biçimlendirelim diye çabalara girilmeye başlayacaktır. En son baktın olmuyor hadi bir format atalım da eskisi gibi olsun, diyorsun. Sonra verileri kurtarma çabası başlıyor. :)
Bu gibi sorunların en temel kaynağında yazılımcı ile donanımcı arasındaki uyumsuzluktan kaynaklandığını düşünüyorum.  Mac'in donanım üreticisi Apple, yazılımcısı yine Apple. Windows işletim sisteminin yazılımını Microsoft yapıyor, donanımını ise yan bilgisayar parçası üreten markalar yapıyor.

Apple

Windows yüklü bilgisayardan Mac'e geçersen,
-Mac bir Windows bilgisayara göre daha stabil çalışıyor.Windows'ta sizi resetleme götürecek takılmaları Mac bilgisayarda unutacaksınız.
-Mac ile ekran masaüstünde onlarca çoklu sekmede çalışmanıza rağmen bir takılma olmaz. Windows bu konuda çekirdek sayısı 4 olan bilgisayarında bile bazen geçişlerde takılabiliyor.
-Mac laptop bataryaları 10 saat gibi çalışma ömrü verirken, bir Windows laptop 3-3.5 saat gibi bir çalışma ömrü verebiliyor. Benzer pil teknolojise rağmen Mac'in uzun süre çalışması güç tüketimi optimizasyonun çok iyi yapıldığı anlamına geliyor.
-Mac bir Windows bilgisayara göre daha az ısınıyor. Bilgisayarlar ısınınca yavaşlamaya başladığından masaüstü Windows bilgisayarlara bakacak olursak içinde onlarca soğutu fan ile koruyarak ancak istenilen sevide tutuluyor.
-Mac ekranları true color yani gerçek renkleri kolaylıkla veriyor. Bu seçenek açık ara farkla Mac'in diğer bilgisayarlardan ayrılan noktası oluyor. Bu nokta yine Mac'in donanım üstünlüğünü açıkca tekrardan gösteriyor. Windows yüklü bilgisayarlarda gidip bunun için özel üretilmiş gidip true color monitorlar almalısınız. Bu monitorların fiyatı zaten bir mac kadar pahalı. :) Ayrıca bu monitorları alsak bile üst düzey Windows dizüstü bilgisayarlarda yaşadığımız çeşitli ölçeklendirme sorunları ancak en aza indirebiliriz. Reklamcılar, çizimciler veya tasarımcıların Mac'i tercih etme sebebi bundan kaynaklanmaktadır.

Mac'ten Windows yüklü bilgisayar'a geçersen,
-Yaygın olarak piyasada kolay bulunan, Windows'ta çalışan yazılımlar Mac bilgisayarlarda çalışmıyor. Eğer adı klasik bilinen programlarla çalışacaksan ve değişimden hoşlanmayan biri isen Windows işletim sistemi sizin uygun olacaktır.  Mesela Microsoft Office ve Adobe Photoshop yazılımlarının Mac versiyonu var fakat diğer birçok yazılımının aynısı yok. Bu konuda adı farklı muadili olan yazılımları kullanmanız gerekiyor. Yani Mac kullanacaksanız aynı işi yapacaksınız yalnız çalışacağınız programların ismi değişecektir. 
-Eğer iyi bir oyun oyuncusu iseniz size Windows bilgisayarlar en uygun olanıdır. Mac'te de oynarsınız, uygun sürümünü bulmak zorundasınız. Ayrıca yeni çıkan her oyun Mac için yapılmıyor. Windows yüklü bir bilgisayarda yeterli donanıma sahipseniz yeni çıkan her oyunu kolaylıkla oynayabilirsiniz.

İşletim Sistemi

Windows yüklü bilgisayardan Linux yüklü bilgisayar'a geçersen,
-İkisi de aynı donaımları kullanmasına rağmen Linux Windows'a göre çok hızlıdır. Windows burada görsel olarak daha güzel şeyler katacağım diye bilgisayar donanımları gerçekten gereksiz yormakta. Bu da güçlü donanıma sahip olmana rağmen düşük performans elde etmene veya ileride yavaş yavaş bilgisayarın çalışma hızının yavaşlamasına sebep oluyor.
-Linux'ta işletim sistemi dahil bütün uygulamalar ve yazılımlar ücretsizdir. Ayrıca programlar açık kaynaklıdır. Açık kaynaklı demek, kişi isterse programları kendi isteğine göre değiştirebilmesidir.
-Linux'ta Windows bilgisayarları çökerten veya yavaşlatan herhangi bir virüs canınızı sıkmayacaktır. Bu Linux'ta hiç virüs olmadığı anlamına gelmez. Lakin, Linux'ta hiçbir virüs yönetici hesabıyla sisteminizi ele geçirip kalıcı ve tahmin edilemez hasarlara sebep olamaz.
-Çok geniş kullanım alanlarına hitap eden sürümleri vardır. İhtiyacınıza, tercihinize göre istediğiniz Linux işletim sistemini (Ubuntu, Mint, Debian, OpenSUSE vb.) seçebilirsiniz.
-Sürekli güncelleme alması ve yardım için internette bulabileceğiz fazlaca forum ve destek sitelerinin kaynak olarak bulunması.
Ubuntu
Linux yüklü bilgisayardan Windows yüklü bilgisayar'a geçersen,
- Linux açık kaynaklı olduğu için bazı donanımlarda veya yazılımlarda uyumsuzluklar ile karşılacaksınız. Piyasada bulunan hemen hemen her şeyi Windows desteklemektedir.
-Linux'a uyumlu çok kısıtlı oyun seçeneğiniz vardır. En sevdiğiniz oyun sadece Windows tarafından desteklenen olabilir. Bilgisayara bir oyun çıkacakca muhtemelen ilk çıkacağı yer Windows işletim sistemi olacaktır.
-Windows işletim sisteminde neredeyse herkesin alışkın olduğu Microsoft Office, Windows Media Player gibi programları Linux'ta bulamazsınız. Bazılarınız LibreOffice gibi Linux'ta da aynı işi yapan benzer Office programı olduğunu söylüyor. Size şunu söyleyim kesinlikle aynısı olmuyor. Şöyle açıklarsam, mesala LibreOffice'te hazırladığımız dökümanı direk olarak Microsoft Word'te açamıyorum. Bazı düzenlemeler yapıp açılıyor ancak maalesef uyumsuzluklarla, yazıların düzeninde bozulmalarla açılıyor.

İşletim sistemlerindeki bu  yazdığım farklılıkları genel olarak deneyimlerimin ışığında yazdım. Ben şu an Windows kullanmaktayım. Bir yıl kadar Linux işletim sistemini de kullandım. Günlük hayatta bazen Linux işletimi hala karşıma çıkmakta. Mac bilgisayarları da dışarıda çalışma alanlarında, eş dostlarımın bilgisayarlarında kullanma fırsatı bularak deneyimledim. Hepsinden azar azar bir şeyler bilmek kesinlikle sizin faydanıza oluyor. Şu veya bu işletim sistemini kesinlikle alın diye bunları yazmadım. Bazı ön yargıları yıkarak sizin için yapacağınız iş doğrultusunda doğru olanı seçmenizde yardımcı olmaya çalıştım.

Madalyonun Öteki Yüzü


Her insanın bir kusuru vardır. Kimin kusuru az kiminki fazla, farkındalık görecelidir. Kusurlarımız genellikle bir şeyi umursamamaktan gelir. Bazen kişi kendisi için istediğini başkası için düşünmez. İnsan yaptığı kusurlarını farketmiyorsa acınası bir vaziyet ortaya çıkar. Toplumda yaşayan insan, kusurlarından dolayı karşısındakinin huzurunu bozmasına sebep olur. Bu da huzursuz olan kişinin işini iyi yapamamasına yol açar. Bu zincirin halkalarının uzadığı gibi uzayıp gider.

Diğer tarafa baktığımızda kusurlu olan şahısa ilk başta herhangi bir sorun oluşturmayacağını aklımıza getiririz. Fakat böyle düşündüğümüzde büyük bir yanılgı içinde olduğumuzu fark ederiz. Asıl en büyük sıkıntıyı kusurlu olan kişi çeker. Bu şahıs öncelikle halinden rahat ve hiçbir şeyden taviz vermeden yaşar. Gün geçtikçe çevresindeki insanların azaldığını farkına varır. Bir bakmış ki sırtını dayayabileceği bir dostu bile kalmamıştır. Sonra, neden insanlar tarafından dışlanmışım, diye düşünmeye başlar. Hatasını anladığında geç kalmış olabilir.

Meseleyi bulup düzeltmeye çalışırsa, o kişi adına ne mutlu. Ancak böyle bir çabaya girmeyen kişi adına da yapılacak bir şey yoktur.

Y.A

Kartpostalın İzinde | 1.İzmir Buluşması ve Kapıma Gelenler


Uzun zamandır ilk defa kapımda bu kadar fazla kartpostal gördüm. Whatsapp veya Facebook messenger gibi uygulamalar ile aynı anda bu kadar çok ileti gelse inanın hiç sevinmezdim. İkisi Türkiye'den, İspanya'dan, Belarus'tan ve sonuncusu ise Tayvan'dan. Üzerinde geldiği yerlerden izler taşımasından ziyade, bir kişinin emeği ve saygısı var. Karşımdakiler benim için zahmet etmiş, üzerine pul yapıştırmış ve bunu posta ofisine veya posta kutusuna gidip atmış. Ben blogumda bu tür kartpostal ile ilgili yazıları onların değerleri vakitleri için yazıyorum. Tabii ki de teşekkürlerimi onlara ilettim.
Tayvan'dan Gelen Kartpostal

Düşündüğünüzde bunlara ne gerek var, diyebilirsiniz. Sanırım biz insanız; çevremizle iyi iletişim kurmak, arkadaşlar edinmek ve kısacası sosyal olmak gibi bazı önemli ihtiyaçlarımız var. Bu nedenle kartpostal göndermek veya kapında bir kartpostal göreceğini bilmek bile insanı mutlu etmeye yetebilecek şeylerdir. Benim yurtdışında yüzyüze tanıştığım bazı arkadaşlarım olduğu için kendimi şanslı hissediyorum. Eğer böyle bir durumunuz yoksa bir de postcrossing sitesini deneyin. Bunun için karşındakini tanımana bile gerek yok.  Uluslararası kartpostallaşma sitesine üye ol ve ilk kartpostalını sen gönder. Sonrasında dünyanın herhangi bir yerinden sana kartpostal gelmesini bekle.

Postcrossing 1.İzmir Buluşmasından Gelen Kartpostal

Postcrossing, Türkiye'de o kadar yaygın ve seviliyor ki geçtiğimiz 1 Nisan'da 1.İzmir Postcrossing buluşması yaptılar. Bu işe gönül vermiş kişiler bir kafede toplandılar, birbirlerinin kartpostallarını imzalayıp mektup arkadaşlarına ve postcrosser arkadaşlarına gönderdiler. Üstüne günün anısına kaşe yaptırmışlar. Bana da o güne özel kartpostallardan biri elime ulaştı. Bu kartpostalı kim gönderdi diye sorarsanız mutluluğun peşinde blogunun sahibi Şeyma Mektepli gönderdi. Buradan tekrardan teşekkürlerimi iletiyorum. Kendisinin bloguna bir göz atın derim. Çünkü, "Postcrossing nedir?" ve  "Mektup arkadaşı nasıl bulunur?" gibi soruların cevaplarını bulacaksınız.

İspanya, Barcelona'dan Gelen Kartpostal

Belarus'tan Gelen Kartpostal

Son Zamanlarda Nerelerdeyim?

Fotoğraf: Yusuf Arslan
Atatürk Havalimanı - Fotoğraf: Yusuf Arslan
Merhaba! Benim bir blogum var ve son iki yıldır düzenli olarak her hafta yazı yazmaktaydım. Yalnız geçen ay sadece bir yazı yazabildim. Bu ara biraz bilgisayarımda yaşadığım teknik sorunla başladı. Bir iki hafta kadar bilgisayarım serviste olduğu için elime alamadım. Sonrasında bir haftasonu günü birlik İstanbula'a gidip geldim. En sonunda ise elimde yazmam gereken bir yükseklisans tezi olduğunu farkettim. Akşam serinliğinde oturup, biraz biraz yazarız derken, Ramazan ayı geldi. İyi yaptı ve hoş geldi. Kendisi 11 ayın sultanıdır, bereket ayıdır. Biraz havaların ısınmasıyla birlikte gündüz oruçla verimliliğimin de düştüğünü farkettim. Akşamları eve gelince yaz aylarına doğru geceler kısaldığından olması gerekir ki vakit çok hızlı geçiyor. (ya da sadece benim için öyle)

Mazeretleri sıraladım bakalım. Blog yazmak ciddi bir iş olduğu için bu konuda kendimi biraz sorumsuz hissettim. Adeta iki yıldır bloguma düzenli olarak yazma zincirimi kırdım. Amaan boşver, diyebilirsiniz. Blogumu ilk açtığımda gerçekten blog yazmanın ciddiyetinde değildim. Bu nedenle o dönemde canım isteyince yazıyordum. Sonradan blog yazılarının planlı, programlı ve düzenli paylaşılması gerektiğini farkettim. Bu sayede blogumun daha fazla takip edildiğini, daha yorum aldığımı gördüm.

Bu kadar çok mazereti yazmamın bir sebebi de takip ettiğim bloglar içindir. Blog yazamadığım gibi takip listemde olan blogger dostlarıma yorum yazmaktan yoksun kaldım. Lütfen, bir iki ay daha bu durum devam ederse kusurama bakmayın. Hayat bir koşuşturmaca ve neler getireceği hiç belli olmuyor.

Sizin samimi olan o güzel yazılarınızı sayfalarınızda görmekten gerçekten memnunum.
Kendinize iyi bakın, sonraki yazılarda görüşürüz..

Kargo Beklemek Bir Ölüm


İnternetin gelişmesi ile online olarak alışveriş yapanların sayısı çok arttı. İstediğimiz bir ürünü kolayca yurtdışında olsa bile satın alabiliyoruz. Yalnız bu hıza ulaşamayan birileri var. O da kargo şirketleri. Burada marka vermeceğim, şu iyidir veya bu kötüdür de demeyeceğim. Bu yazıda sadece sürekli yaşadığım bazı sorunları yazacağım. Şirketlere şikayet yazmak da çözüm değil, çünkü bazen geri dönüş bile olmuyor.

  • Her ne kadar kargo şirketleri Türkiye'nin dört bir yanına en geç 1-2 günde kargonuzu ulaştırıyoruz deseler de bazen kargoların teslim edilmesi 3-4 günü ve hatta 5 günü bulabiliyor. Bahsettiğim yer bir köy veya bir ilçe değil, il merkezi. İstanbul'dan paketi otobüse verseler yaklaşık 9 saatte rahatlıkla alırım. :)
  • Kargo dağıtımında kurye 60 dairelik apartmanın kapısına kargoyu bırakıp gidebilir. Bunu defalarca yaşadım ve merkeze şikayet edince sistemde size teslim edilmiş gözüküyor deyip geçiştiriyorlar. Birgün kargoyu beklediğim için internetten takip numarası ile dağıtımda nerede diye bakıyorum ve almadığım halde bilmeden teslim almış gözüküyorum. Apartman dış kapısına bakınca orada kargom beni bekliyor oluyor. Kargolarınızı alıcı ödemeli alın ve bu sayede sen onların değil de, onlar senin peşinden koşsun. 
  •   Bir de bazı kargo şirketlerinin şubeleri kapıya direk hiç zili çalmadan evde yoktunuz kağıdı yapıştırıp gidiyor. Hatta hiç yukarı çıkma zahmeti göstermeden apartmanın dış kapısına yapıştırıyorlar. Bir defasında ben apartmanın kapısında beklerken kargo arabası kapıya yanaştı ve yanımda hiç zili çalmadan direk evde yoktunuz kağıdı yapıştırdı. O sırada beni farketmedi.
-Ben     : Neden zili çalmadan direk evde yoktunuz kağıdı yapıştırdınız? 
-Kurye : Zili çaldım, efendim.
-Ben     : Ben sizi buradan gördüm.
-Kurye : Yanlış görmüşsünüzdür.
-Ben     : Yalan söylemeyin! Ben sizi buradan gördüm. O kargo kimin adına geldi?
-Kurye : Yusuf Arslan adına.
-Ben     : O kişi benim ve bak yalan söylediğiniz ne kadar da belli. Peki kargom nerede?
-Kurye : Arabada efendim?
-Ben     : Alıcının evde olmadığını önceden bildiğin için mi kargoyu arabada bırakıp doğrudan evde yoktunuz kağıdı ile kapıya geldiniz?
-Kurye : ... (cevap yok)

Sonuç, sürekli şikayet eden biri oldum. Kendinizi çok yormayın. Ben bunlarla başa çıkamadım. Merkeze şikayet ediyorum, şubeye şikayet ediyorum fakat hala biraz bile düzelme yok. Lütfen, işinizi doğru yapın. Aldığınız personeli de sürekli takip edin. Bu sizin marka değerinizi düşürüyor. Marka değeri sadece televizyonlara, gazetelere reklam vermekle olmuyor.

              

Ah Bu Mevsim Geçişlerinin Gözü Kör Olsun


Üstümde öyle bir yorgunluk var ki, anlatamam. Bahar yorgunluğu mu ne diyorlar. Polene allerjim yok.. En azından ben öyle düşünüyorum. Bahardan şikayetçi değilim. Aksine çok seviyorum. Özellikle ağaçların yeşermesini ve çiçeklerin açmasını seviyorum. Hava ne sıcak, ne de soğuk. Tam istenilen şey bence. Yazın sıcaktan şikayet edilir, kışın da soğuktan. İlkbahar ise ikisinin tam ortası.

Güzel havalarda nedense işlerimiz yoğunlaşır. Kendini dışarı atmak istersin, fakat arkanda yapman gereken pek çok sorumluluğun vardır. İşte şu an ben tam bu bahsettiğim durumu yaşıyorum. Bahar yorgunluğu denen şey tüm enerjimi alıyor ve içimden çimenlere uzanıp yatmak geliyor.

Üstelik dün sabah saat 8 sularında masa başına oturmuşum ve akşam 6'ya kadar neredeyse hiç kalkmamışım. Öğle arasına çıkmadığımı farkedince bari kendime bir 10 dk kahve molası vereyim dedim. Kahve makinesi bozulduğunu öğrenmemle günün benim için daha zor geçeceğini anladım. Dışarı çıkıp kahve alacağım yer de yok. Birisi bana hazır 3'ü 1 arada teklif etti ama o imitasyon kahveyi maalesef içemiyorum.

Ben günde en az bir bardak filtre kahve veya sütlü espresso içerim. Bu sabah olur veya öğlen olur benim için farketmez. Bu nedenle kendimi zaten kahvekolik olarak tanımlarım. Zaman geçtikçe benim için daha da çekilmez hale gelmeye başladı. Saat 3 olmuş ve ben hala kahvesiz.. Yapmam gereken işlerle uğraşırken dikkatimin dağılmaya başladığını farkettim. Gökten bir grande caffe misto(orta boy sütlü filtre kahve) düşse belki o an dünyanın en mutlu insanlardan biri olurdum. Lakin olmadı... Bundan sonra her daim termos bardağımla çantamda yaz, kış kahve taşımaya çalışacağım.  (Yapamadı.....)

O halde onca olan şeyi mevsim geçişlerine bağlayıp bırakayım. Dışardan bir ses..  Tabi, tabi zaten kahve makinesini de mevsim geçişleri bozdu :)




Blogger Bloggerın Külüne Muhtaçtır

blog yazarlığı

İnsanların aklına "kül ne işe yarar?" gibi sorular gelse de bunu bir hikaye ile açıklayalım. Kül, bazılarınızın bildiği gibi üzüm bağlarında gübre olarak kullanılır. Zamanında bir kişi üzüm bağlarını gübrelerken son 3 asmaya gelince ellerinde bulunan külleri biter. Bunun üzerine komşusuna gider, durumu anlatır ve komşusu evde olan külleri verir. Sonuç olarak komşularınızla aranızı iyi tutun, gün olur aklınıza bile gelmeyen bir şeye ihtiyaç duyarsınız. Yakınınızdaki insanlar size yardım eder. Bu blog dünyasında da geçerlidir.

Bloggerlar etkilerini artırmak için ve daha çok insana ulaşmak için yeterince işbirliği veya fikirbirliği neden yapmıyorlar? Birbirimize yardım edersek her iki tarafta fayda görür.  İnternet yaygınlaştıkça daha fazla güçleneceğimize nedense aramıza kara kediler giriyor. Bunun temel sebebi, ağır bir itham olacak, bence bencillik.

Blogger Bloggerın Külüne Muhtaçtır

Blog okumayan blogunun okunmasını beklemesin. Elimize klavyeyi alıyoruz, güzel de yapıyoruz. Fakat bir şeyin eksik olduğunu farkediyoruz. Okumayı.. Blogları okuyun deyince, bak kendi bloguna takipçi arıyor, diyebilirsiniz. Okuyun diyorsam kendiniz için blog okuyun. Nasıl bir çocuk emeklemeden yürümeyi öğrenemezse veya bir hamur mayalanmadan kabarmıyorsa okumadan da blog yazamazsınız. Yazsanız da kabak tadı verir. Blog okurları bloggerlar için faydalı yorumlarıyla kalıp gibidir. Seni güzel bir şekle sokar ve pusula gibi doğru yönü gösterir. Yeri gelince de seni yazmak için teşvik eder. Blogger ile bir başka blogger arasında da benzer ilişki vardır.