Kuzeydeki Kutup Yıldızı

Cruise Gemisi

Bazı tutkular vardır, yalnızca düşünmesi bile keyif verir. Hiç görmediğin, duymadığın ve hatta hissetmediğin bir şey olsa bile sen onun esiri olmuşsundur. Bu anlatacağım hikayeye başlamadan önce elinize bir fincan kahve almanızı öneririm.

Gökyüzü zifiri karanlıktı. İskandinaya'da sıradan soğuk bir kış gününde saat 9:30 gibi güneş doğacaktı. İsveç'e Ağustos ayında gelmiş ve kış kendini gösterince gün ışığı gördüğüm süre belirgin bir şekilde azalmıştı. Bu duruma daha yeni alışmıştım.

Biletimi elime almış ve karanlıktan gelen otobüse binmek için durağa yanaştım. Yolculuk Stockholm'e doğruydu. Sırtımda sırt çantam, elimde bir kitap ve bir de müzik dinlemek için ipod vardı. Otobüste yerime oturduktan sonra bir ses lütfen tüm yolcularımız emniyet kemerlerini taksın, aksi takdirde otobüs çalışmayacaktır diye anons geldi. O an anonsun sadece benim için yapıldığını anladım. Dört aydır İsveç'ta yaşıyorum, fakat arada hala bir an dalgınlıktan da olsa bu tarz kurallara uymayabiliyorum. Aslında uyumlu biriyimdir. Ülkeden ülkeye değişen kurallara alışmak bazen zaman alıyor. Emniyet kemerlerimi bağlamış, yolculuk uzun süreceği için uyumak istedim. Çünkü unutulmaz bir gece beni bekliyordu. Stockholm şehrine gittiğim için değil, oradan cruise gemisi ile yaklaşık 1.5 gün yolculuk yapacaktım. Kutuplara yakın Baltik denizinin soğuk sularında yol alacaktım. Daha öncesinde devasa bir gemiye hiç binmemiştim. İstanbul'da birkaç kez vapura binmiştim. Bu elbette sayılmazdı.

Stockholm limanına gelmiş, gemimizin demir almasını bekliyorduk. Herkesin bir kamarası vardı. Gemi o kadar lüks ki bana Titanik gemisini hatırlattı. İçerisinde restoranları, barları, tiyatro salonları ve dans pistleri vardı. Bunlar beni hiç etkilemiyordu. Gemi içerisinde kaybolmamak için bir yerden bir yere giderken sürekli her katta bulunan gemi krokilerine bakma ihtiyacı hissediyorsun. Aksi takdirde gemi içerisinde kaybolursun. Gece geç vakit olmasına rağmen gemi adeta yaşayan bir şehir gibi. Ben ise geminin güvertesine çıkmaya çalışıyorum. En sonunda aradığımı bulmuştum. Her yer kapkaranlık. Hava çok soğuk. Geminin güvertesine yaklaşmıştım. İçimden işte bu gece benim gecem demiştim. Karşımda Baltik denizinin soğuk dalgaları vardı. Deniz buz tutmaya başladığı için gemi parça parça buzulları kırarak ilerliyordu.

İleri doğru bakarken sanki sonsuz bir karanlığa bakıyordum. Bu karanlığı tarif etmek gerçekten zor. Sokak lambasının ışıkları sönmüş yolda ilerlemek gibi. Gözüne çok uzaklardan iki ışık vuruyor. O kadar uzaktan vuruyor ki ömür boyu yol gitsen ışık kaynağını bulamayacakmışsın gibi. Işıklardan biri deniz feneri, diğeri kutup yıldızı. Evet, kutup yıldızı. Kutuplara daha önce hiç olmadığım kadar yakındım. Yüzeyde buz kütlelerinin olduğu bir denizde ilerliyordum. Çocukluğumda yolunu kaybedenler için "kutup yıldızını takip etmek" beni mutlu eden, yolumu bulmama yardımcı olan şeydi. İnanır mısınız ben daha ana sınıfına bile gitmez iken çocuk aklıyla kutup yıldızını nasıl daha iyi görürüm, daha yakın olurum onu düşünürdüm. Okuma yazma bilmeyen bir çocuk kutup yıldızını neden bu kadar seviyordu? Resimli kitaplar, anlatılan masallar etkilemiş olabilir. Bunları bir kenara bırakalım. Şimdi çocukluk hayalime çok daha fazla yakındım. En azından öyle hissediyordum. Hava -30 santigrat dereceyi gösteriyor ama ben hafif bir tebessüm ile halimden memnundum. Karşımızda deniz feneri olmasına rağmen bana göre kutup yıldızının denize vuran ışığı gemiye yol gösteriyordu. Çocukluk hayali ya imkansız olan şeyler mümkün olabilirdi. Tıpkı masallardaki gibi. Ülkemden, ailemden, dostlarımdan binlerce kilometre uzaklıkta gerçek ile hayal arasında bir an yaşıyordum. Titanik gibi büyük bir buz dağına çarpsaydık sevdiklerim yetişemezdi, sadece kutup yıldızı yetişebilirdi.     


Y.A

Yıllar Sonra Karşılaştığın Bir İnsan


Yıllar sonra tanıdığınız bir insanı görünce tanımamazlıktan hiç geldiniz mi? Sanırım bir keresinde maruz kalmıştım. Düşününce anlam veremedim. Belki de zor insan olmayı seçmiştir karşımdaki. Bilemezsin.. Gerçekten tanıyamamıştır desem bir kandırmacadan ibaret olacaktır. Kalabalık içinde önce uzun bir süre gözlerinize bakar bakar ve kafasını çevirir gider. Çocuklukta belki fazlaca samimi olduğun ve çok şey paylaştığın biriydi. Üstünden yıllar geçmiş, yılların getirdiği yorgunluk ile o masumiyet bozulmuş. İşler çıkara dönüşmüş. Her şey unutulmuştu. Bir de olay kalabalık içinde olunca bir selam bile verme tenezzülü bile edilmemişti. Ben yönelmiştim, o yan dönmüştü.
İnsanı seçmek mevki, statü farkı veya itibar mı belirleyecekti? Belki ileride lazım olur diye yüzüne bakmayıp sadece açık kapı mı bırakılacaktı? İkilcilik oynamayalım lütfen..

Mehmet Akif'i şimdi anlamaya çalışıyorum. Yıllar öncesinden haklıydı. "Artık iki yüzlü insanları sevmeye başladım. Çünkü yaşadıkça yirmi yüzlü insanları tanıdım." Mehmet Akif'in bu sözünde kabullenme yoktur. Sadece bu tür insanlara karşı acı bir serzenişi var. Durumu daha açık anlamak için TDK'den yardım alıyorum. Sözlükte "özü sözü bir olmayan, riyakâr, mürai" olarak geçmektedir. Bu insanlardan etrafta çok olacak ki ünlü bir şair bir sözünde bahsetmiş, hatta sözlükte bile ayrıntılı olarak tanımı yapılmış.  

Konuyu daha fazla çarpıtmadan bir "merhaba, nasılsın?" dese bile yetecekti. Ben de bu yazıyı yazmayacaktım. Ne diyeyim, hayatta başarılar dilerim..

 
 

İçtiğiniz Kahve Kişiliğiniz Hakkında İpucu Verir


Ben tamamen kahve hayranıyım. Belki kahvesever biri olduğumu söylemek daha doğru olacaktır. Her gün süt ile tamamlanmış sıcak bir filtre kahve ile güne başlamak hoşuma gidiyor. Ama içtiğim kahve türünün aslında kişiliğimle doğrudan bağlantılı olduğunu okudum ve buna gerçekten çok şaşırdım. 

Kahve içmek iyidir. Bazıları kahvenin kalp çarpıntısı yaptığını söylese de; günde birkaç bardak kahve kalp krizi riskini azaltmakla kalmaz, aynı zamanda kokulu kahve daha az stresli olmanızı sağlar. İçtiğiniz kahvenin türü ne? Aslında bu tercihler senin hakkında çok şey söyleyebilir. Bu çalışma kahve içen 1000 kişinin alışkanlıkları incelenerek oluşturulmuş. Ankete katılanların kişisel tarzları ve psikolojik özellikleri değerlendirilmiş.

Sade kahve içenler: Özü sözü bir, işleri basitleştirmeyi seven, sessiz fakat huysuz ve sade karakterli kişilerdir. 
Espresso içenler: Liderlik yapan, çok çalışan fakat huysuz, ne istediklerini bilen kişilerdir.
Latte içenler: Evhamlı olma eğilimli, insanları memnun etmekten hoşlanan, karar verme konusunda genellikle kararsız kişilerdir.
Cappuccino içenler: Takıntılı, kontrolcu, yaratıcı, dürüst, motive, mükemmel arkadaşlar edinir fakat yaratıcı olmayan şeylerden de sıkılan kişilerdir.
Frappucino İçenler: Her şeyi bir kere de olsa deneyen, trendi belirleyen, maceraperest, cesur, sağlıklı seçimler yapmayan kişilerdir. 
Hazır kahve içenler: Neşeli, iyimser, rahat, işleri erteleme eğiliminde olan kişilerdir. 
Soya sütlü kahve içenler: Bakımlı, detay odaklı, kendine güvenen, kendini düşünen kişilerdir.  

Anket sonuçları bize bunları söylüyor, fakat bu konu hakkında siz ne düşünüyorsunuz?

*Bu yazıda bahsedilen anket 2014 yılı TIME dergisinin bir yazısında yayımlanmıştır.

Okunsun Diye Yazmıyorum Yazılarımı


Okunsun diye yazmıyorum yazılarımı. Düşüncelerim bir yerde dursun diye yazıyorum. Eğer bir gün ben, ben olmaktan vazgeçersem arkamdaki yazılara bakıp kim olduğumu anlamaya çalışacağım. Dışardan bakarsan denizin derinliğini anlayamazsın. Anladığını sanır kendini kandırırsın. İnsan sığ sularda yüzerken denizin derinliğini ancak anlayabilir. Yazımda bir okyanusdan değil de bir denizden bahsettim. Hayatımda ben hiç okyanus mu gördüm? Akvaryumdaki balığa sen okyanusun güzelliklerini anlatsan nafile. İşte ben kendimi o akvaryumdaki balık gibi hissediyorum. Dışarı açılamamış, yalnız.. Açılsa belki güzel şeyler olacaktı. Biraz da kendime şımarık desem yanlış olmaz. Şimdi nereden çıktı bu diyebilirsiniz? Ben akvaryumdaki balığım ya işte sabah akşam yemimi dışarıdan hazır almaya alışmışım. Kendi yemimizi kendimiz bulmuyoruz veya çaba bile göstermiyoruz. 

Birileri dışarıdan o böyle olmaz, bu böyle olur gibi söylemlerde bulunuyor. Sen ona neden bakıyorsun? Boşver, elalem ne derse desin. İşin elaleme kaldıysa ağzı torba değildir ki büzesin. Unutma insan her zaman kendinden sorumludur. Kendin bir hata yaparsan bir süre sonra acısına katlanırsın. Başkası senin adına hata yaparsa acısı geçmez. Çünkü kendi hakkını başkasına kullandırmışsındır. Sonucunda pişmanlık hissedersin. Eline bazen fırsat bir kez geçer. Her gününü son gününmüş gibi yaşayarak kararlarını ver. Karar verirken de bir sorumsuz gibi kararlarının altı boş olmasın. Kısaca kendini yetiştir. Yere sağlam basmak için biraz da kitap oku diyerek ben kaçayım artık. Bu da böyle kısa yazılarımdan biri olsun.

Çok Blog Okuyan Mı Çok Youtube İzleyen Mi Bilir?


Şimdi "Çok okuyan mı çok gezen mi bilir?" polemiğine ayrı bir boyut katacağım. Çok blog okuyan mı bilir? Yoksa çok youtube videosu izleyen mi bilir? Günümüzde internetin büyük bir bilgi kaynağı olduğu yadsınamaz bir gerçektir. İnternet sayesinde görsel ve işitsel olarak pekçok bilgiye kısa yoldan ulaşırız. Bu yazımda internet üzerindeki yazılı ve görsel bilgi kaynaklarını dikkate alarak yazdım.

Okumak, çok eski zamandan beri insanların yaptığı bir eylemdir. Bir eylem olarak kalmayıp bilgiye ulaşma yolumuzdur. İnsan görerek, dinleyerek öğrenir; fakat okuyarak daha fazla öğrenir. Öğrenmek için çaba sarfedilmesi gerekir. En azından ben böyle daha iyi öğrendiğimi düşünüyorum. Görsel ve işitsel yollarla da öğrenmeyi sağlarız. Bize daha eğlenceli geldiği için birçoğumuz kitaplara ve bloglara sırtını dönüp sadece kendini sanal ortamda bulunan video platformlarına bırakmış durumda. Her şey iyi, güzel ve hoş da unuttuğumuz bir şey var. İnsanda kısa ve uzun ömürlü olmak üzere iki tür bellek vardır. Sanal ortamda bulunan video platformlarında (youtube vb.) bilgiler görsel ve işitsel olarak karşımıza gelir ve gider. Sanal ortam artık bilgi çöplüğüne dönmüş. Bir video izleyeceğim diye gereksiz fazladan bilgi kirliliğine de maruz kalmaktayız. Gördüğün veya duyduğun bir bilgi ile belki bir daha karşılaşmayacaksın. Tekrarlama yapmadığın için görsel sanal ortamdan öğrendiğin yüzlerce bilgi kısa süreli belleğimizde belli bir süre sonra kaybolup gider. Peki, ben görsel ve işitsel bilgiyi ikişer kez izlersem öğrenemez miyim?

Bir öncekinden daha fazla uzun sürede aklında bilgiyi tutarsın, fakat bu kez de öğrendiğin bilgileri gruplamadığın (önceki öğrendiğin bilgilerle ve yeni öğrendiğin bilgiler arasında bağ kurmadığın) için yine bellekte bilgiler kısa zamanda unutulup gider. Nedeni ise youtube gibi platformlarda bilgiler sürekli bir anlık gelip gidiyor. Sonra bunu da izler misiniz? diye tavsiyeler vardır. Ondan ona derken istediğimiz şeyden farkında olmadan uzaklaşmışız.

Sanırım günümüzün en büyük hastalığı unutkanlık. Ben genel anlamda unutkanlığı kısa süreli bellekte tuttuğumuz gereksiz bilgilere bağlıyorum. Bir kitabı bütünce okuruz, ama bir videoyu parça parça izleyebiliriz. Hatta bir serinin kitabını asla 1.kitabı okumadan 2.kitabı okuyarak başlamayız, ama bir videonun ortasından izleyebiliriz. Kitap,blog gibi şeyleri okuyarak hem düşünme zamanımız oluyor hem de önceki öğrendiğimiz bilgiler ile yeni öğrenilen bilgiler arasında bağlantı kurmamız için zamanımız oluyor. Yazılı bir bilgiyi okurken isteğiniz ile kitabun başına oturduğunuz için tüm dikkatinizi de toplamış olursunuz. Bu sayede uzun süreli belleğe bilgileri atmış olur, hayatınızın büyük bir bölmünde bu bilgiyi hatırlarsınız.

Burada sadece kitap,blog okuyun demiyorum. Okuyarak bilgileri öğrendikten sonra youtube gibi platformlardan bilgileri pekiştirmiş olursunuz. Yola ilk çıkış noktamızın her zaman okumak olması gerektiğine inanıyorum.

Siz nasıl düşünüyorsanız yorumlarda belirtirseniz sevinirim..
        

Blog Anket Sonuçlarından Satır Başları


Tam bir yıl önce "sizi daha iyi tanıma anketi" adlı başlattığım ve hala devam etmekte olan anketten bazı satır başları vermek istiyorum. Bazılarınız unutmuş olabilir, ama ben bu bir yıl içinde anket sayesinde bloğumu okuyan değerli okuyucularımın isteklerini göz önüne almaya çalıştım. İleti kutuma gönderilen yazılarımla ilgili olumlu veya nadiren olumsuz bazı görüşleri de dikkate alıyorum. Burada bir okuyucumun bile değerli vaktini alıyorsam gerçekten büyük bir sorumluluk altında olduğumu hissediyorum. Bu bilinçte bir blog yazarı olarak blog yazarı arkadaşlarıma yorum yapmaktan çekinmiyorum. Bazı dönemler günlük iş yoğunluğundan (özellikle son birkaç ayda) yeni yazıları takip edemediysem kusuruma bakmayın.

Hazırladığım anketi dolduran ve yorumlarıyla blog yazarı olma yolunda bana ışık tutan herkese teşekkürlerimi borç bilirim. Anket sonuçlarını açıklarken, lütfen af buyurun, hepsine yer veremedim. Fakat dikkat çeken bazı cevapları açıkladım. Beni sevindiren şey ise ankette hiç olumsuz cevap almadım. Anketin sürekli açık olacağını belirteyim, doldurmak isterseniz yazı sonunda linkini bulabilirsiniz.

1) Bloğumda daha çok ne tür içerikler görmek istersiniz?

En çok istenen başlıklar : kişisel yazılar, gezi veya mekan ilgili, hobi ve koleksiyon ilgili yazılar
En az istenen başlıklar   : teknoloji, sağlık ve spor ilgili yazılar 

2) Bloğumu hangi sosyal medya aracılığı ile takip etmeye başladınız?

En fazla: blog sayfasının adresinden ve google+ hesabından

3) Acı bir kahve tadında kişisel web günlüğünü görünce aklınıza ilk gelen kelime nedir?

İçtenlik,
Kahve,
Hatır,
Çaba,
Yaşama dair güzel bir blog,
Kendine özgü,
Yusuf oğlumun şiir dinletileri,
Hikaye,
Farklı,
Hayatın kendisi,
Naif, 
Yaşanan tecrübeler,
Emek verilmiş, 

4) Blog sayfam hakkında şunu düzeltsen daha iyi olurdu dediğiniz şey nedir? 

Hep böyle kal,
Her şey yolunda,
Facebook üzerinde daha aktif olarak paylaşım olsa,
Skype/OneNote entegrasyonu olsa daha hoş olur,
Kusursuz diyebilirim. bence bu hali oldukça güzel,
Fırsatın olsa da, daha çok okusak seni,
Henüz inceleme fırsatım olmadı,
Sayfanız sade ve güzel bence,
Olduğun gibi olmaya devam et,
Dikkatimi çeken bir şey olmadı şimdiye kadar,
Çok başarılı buldugum için diyecek bir şey yok,
 

Yüksek Lisans Bitirme Tezi Nasıl Bitmez?


Öğrenci tembellik yapar ve bitirme tezi zamanında bitirilemez. Üniversite bir yarım dönem daha uzamıştır. Nasıl olsa öğrenci her yerde öğrecidir değil mi? Sanırım her zaman durum böyle olmaz.

Genelde bitirme projeleri araştırma, deneysel ve teorik olmak üzere üç farklı çeşidi vardır. Bunların arasında en zor olanı deneysel olanıdır. Çünkü deneysel çalışmalar teorik hesaplarla birleştirilmediğinde bir anlam ifade etmez. Teorik sonuçlar da deneysel sonuçlar ile bir türlü aynı çıkmaz. Teoride çözüm elde etmek için bazı ortam koşullarını ihmal edersin veya sadece eldeki kısıtlı bilgileri kullanmaya çalışırsın. Sonuç elde edemezsen de tezin uzar.

Yüksek lisans tezine başlarken öncelikle bir çalışma konusu seçmelisin. Konu seçmek zordur. Danışmanın sana alanınla ilgili bir fikir verecektir. Danışmanın sana onay vermesi ile hemen çalışma planı hazırlarsın. Daha işin başında olduğun için motivasyonun yüksektir. Yüksek lisans tezi yazmakta ne var? Üç-dört ayda kolayca biter, dersin. Bir bakmışsın ki daha sadece bilgi, makale toplama aşamasında bu üç-dört ayı kullanmışsın. Tezin uzar.

Yüksek Lisans
Çalışmalarımı yapayım ve bu arada vakit kaybetmeden aynı anda akşamları tez yazayım dersin. Fakat eve yorgun gelirsin, ilk gün hiç bir şey yazmadan yatarsın. İkinci gün bir beş-on sayfa yazayım dersin. Bakmışsın sadece bir sayfa yazmışsın. Kopyala-yapıştır yüksek lisans tezinde yapamazsın çünkü en sonunda intihal raporu alıyorsun. Zaten bunu yapmak hırsızlıktır. Üçüncü gün yine on-onbeş sayfa yazayım dersin, yine hiç bir şey yazamazsın. Tez yazmak için gerekiyorsa herkesten uzaklaşın. Yoksa tezin uzar.

Aylar geçmiştir. Çalışmalar ilerlemiştir. Tezi çok özenerek bir yere kadar yazmışsındır. Her şey çok iyi gittiğini zannetmektesindir. Danışmanın tezi baştan sona her şeyi düzeltmeni istemiştir. Bu nedenle tezinizi yazarken gereğinden fazla özenmeyin. Sakınan göze danışman batar. :) Çok özenip az yazacağınıza, az özenip çok yazmak daha önemlidir. Çünkü yazdıklarınızın üstünden defalarca kez geçilecektir. Yine tezin uzamıştır.

Çoğu geceleriniz uykusuz geçmiştir. Planlanan bitirme zamanı yaklaşmıştır. Ama daha elde sonuca gidecek anlamlı bir çalışma yoktur. Motivasyonuz düşmektedir. İşte tam bu anda tüm çalışmayı bırakıp kendinize küçük süprizler yapmakta fayda vardır. Tez aşırı bir beyin faaliyetidir. Abartıya kaçmadan arada yarım gün kendinize şarkı dinleme, resim çizme veya bir yere gidip kahve içmek gibi molalar verin. Sürekli çalış ve sürekli tez yaz derken tezin sonuna gelirsiniz, eliniz sonucu yazmaya gitmez. Yine tez uzar.
Master degree
Tezi çok iyi yazmışsındır. Mantıklı bir sonuç veya araştırmaya sahipsindir. Tez savunması zamanı yaklaştığında her şeyi bırak, tezden çok savunmaya hazırlan. Çalışman ne kadar iyi olursa olsun, tez jurisine konuya çok iyi hakim olduğunu gösteremezsen tezin uzar. 

Unutmayın teziniz uzarsa dünyanın sonu değildir. Bu lisede sınıf atlama veya lisansta ders geçme gibi bir şey değildir. Birçok olumsuz şeyi yazdıktan sonra bunlar için kendinizi üzmeye değmez. Çünkü ikinci bir fırsatınız olacaktır. O fırsatı daha iyi değerlendirin, derim. Yüksek lisans tezi hazırlama aşamasına geçen herkese kolay gelsin.
 

Bir Günlük Kapadokya Gezisi


Ürgüp - Temenni Tepesine Giden Yol
Yolculuğa Nevşehir’in Ürgüp şehrine giderek başladım. Günümün uzun olacağını bildiğim için erkenden yola çıkmam daha çok yer gezmemi sağlayacaktı. Ürgüp’e geldiğimde ilk Temenni tepesine çıkmak istedim. Tepeye çıkmak için öncelikle bir yere kadar aracınızla gelip, sonrasında biraz yokuş yukarı yürümeniz gerekmekte. Yol üstünde bazı hediyelik eşya satan yerler ve restoranlar göreceksiniz. Temenni tepesine gelince ortasında bir kümbet göreceksiniz. Bu tepeden şehri rahatlıkla izleyebileceğiniz. Kümbet eskiden Tahsin ağa kütüphanesi olarak kullanılmış.
Ürgüp - Temenni Tepesi
Ürgüp’e gelince 2002 ile 2003 yılları arasında Asmalı Konak dizisinin çekildiği konağı da gezebilirsiniz. Dizinin çekilmesinin üstünden yıllar geçmesine rağmen hala bu mekan ziyaretçi akınına uğruyor. Eve girince ilk odasında geleneksel elbiseler giydirilmiş bez bebekler var. Geleneksel elbiseler Türkiye’nin dört bir yanından seçilmiş. Asmalı konağa gezmeye devam edince üstü açık genişçe bir avluya çıkıyorsunuz. Avlunun çevresinde çeşitli odalar var, fakat odaların boş olduğunu belirtmem gerekir.
ürgüp
Ürgüp - Asmalı Konak
Ürgüp - Asmalı Konak
Ürgüp - Asmalı Konak
Ürgüp şehrinden gün doğumu ve özellikle gün batımı saatlerinde farklı renklere bürünen Kızılçukur Vadisine uğradım. Burası harika bir panorama noktası ve aynı zamanda yürüyüş parkuru. Vadi boyunca gezerken birçok kilise ile karşılaşabilirsiniz. Gidilecek daha çok yer olduğu için yolum buraya öğle vakitlerinde düştü. Eğer Nevşehir civarına gelirseniz mutlaka buraya gelin derim.
Kızılçukur Vadisi
Sıra Göreme civarında bulunan Kapadokya bölgesi yani Göreme açık hava müzesine geldi. Buraya gelecekseniz öncelikle cebinizde müze kartınızın veya iş bankası maximum müze kart olması faydanıza olacaktır. Müze kart geçerli, fakat müze kartınız yoksa giriş kişi başı gittiğimde 30 TL’ydi. Biraz fiyatı yüksek olmasına karşın buraya gelmişseniz burayı gezeceksiniz demektir. Göreme açık hava müzesi, 4. yüzyıldan 13.yüzyıla kadar yoğun bir şekilde manastır hayatına ev sahipliği eden bir kaya yerleşimi. Buraya girince karşınıza başlangıçtan sonra doğru götüren bir parkur karşınıza çıkacak. Kilise gibi eski yapıların giriş kenarlarında güzelce bilgilendirmeler yapılmış. Bu açık hava müzesi içinde Karanlık kilise var ve 10 TL gibi ek bir ücret ödemeniz gerekiyor. Bu sefer burada maalesef müze kart geçmiyor. Buranın özelliği en net duvar resimlerinin olduğu kilise olması. Yaklaşık 2 yıl önce geldiğimde burayı gezdiğim için tekrar gezme ihtiyacı duymadım. İlk defa gelmişseniz burayı da gezebilirsiniz.
Göreme - Açık Hava Müzesi
Kapadokya
Göreme - Açık Hava Müzesi
Göreme - Açık Hava Müzesi

Sırada Paşabağ Vadisi var. Burayı ücretsiz gezebilirsiniz. Peribacaları yapılarını burada rahatlıkla görebilirsiniz. Paşabağı’ndaki yapılarda mantar şeklindeki oluşumların en iyi örnekleri bulunmakta. Buraya gelince ilk turistik eşyaların satıldığı çadırlar ve biraz ilerisinde peribacaları arasında gezinti yapabileceğiniz 2-3 tane deve karşınıza çıkmakta. Bunlar ile ilgilenmiyorsanız doğrudan şapkalı peribacalarını gezebilirsiniz.
Paşabağ Vadisi
Paşabağ Vadisi


Son durağım olan Avanos’a geldim. Burada Kızılırmak’ın getirdiği kırmızı topraklardan yapılan çanak, çömlekleri görebilirsiniz. Bu neden birçok çömlek atölyesi de bulunmaktadır. Şehir merkezinde, Kızılırmak’ın şehri ortadan bölen, iki yakasını yaya olarak bağlayan, bir asma köprü var. Karşıya geçerken sallandığı için bu asma köprüye “sallanan köprü” demişler. Köprüden karşıya geçenler çok kişi olduğundan çok fazla sağlandığını görebilirsiniz. Köprü ilgi çektiği için ziyaretçi akınına uğramakta. Köprünün yanında ırmak kıyısı boyunca yeşillik alan içinde fazlaca oturma alanları var. Irmağın üstünde yüzen yüzlerce kazı çayınızı yudumlarken ve serince izleyebilirsiniz. O kadar yeri gezdikten sonra günün yorgunluğunu burada atmayı tercih ettim.
Avanos
Avanos - Sallanan Köprü
Avanos - Kızılırmak Kıyısı
Buraya gelmiş iken testi kebabını da tatmayı ihmal etmedim. Odun ateşinde ve testi içinde çeşitli sebzelerle pişen etin tadı gerçekten lezzetli. Servis edilmeden önce testi yanınıza getiriliyor ve garsonlar bıçak yardımıyla testiyi kırıp size öyle servis ediliyor. Bu lezzeti tadıp gezimi sonlandırdım.
Avanos - Testi Kebabının Kırılması
Avanos- Testi Kebabı

 Sizlerin de buralara gelip eğlenceli vakitler geçirmenizi dilerim. Sağlıcakla kalın.     

Sessizlik İçinde Tren Garı

Erzincan

Nice ayrılıkların, hasretlerin, sevdiklerine kavuşmaların ve mutlu sonların yaşandığı bu yerler artık sessiz. Kara tren gecikir belki hiç gelmez diye türküsü de var. Kara trenin geciktiği doğru da memleketine tren ile gelenler de gecikmiş olmalılar. Buralar yani istasyonlar artık hep sessiz. Gelen trenin düdüğü boş binaya karşı çalıp yolcusunu almadan gidiyor. Yoldan geçerken kenarda ihtişamlı bir bina gördüm. Bu bina 1936 yılında inşa edilmiş Erzincan tren garından başkası değildi. Doğu ekspresi buradan geçiyordu. Sanırım batıdan gelen yolcular buraya uğramadan direk Erzurum ve Kars'a geçiyordu. Bina kesme taştan yapılmış ve gerçekten ihtişamlı bir görüntüye sahipti. İçeride 1-2 çalışandan başkası yoktu. Tren seferlerinin olduğu tabelaya baktım ve buradan günde sadece 2 tren geçiyormuş. Tren garına bakınca eskiden buraların insanlarla dolu olduğunu hayal ediyorum. Bazıları oturmuş yakınını bekliyor, bazıları da bavullarla gelecek treni bekliyor. Tabii bunlar sadece düşüncede kalıyor. 

Kendime soruyorum neden biz buraları terk etmişiz? Hem kara yollarında olan trafikten şikayet ederiz hem de herkes kendine bir araba alır ve yalnız başına seyahat eder. Kimse tren yollarımız gelişmemiş ve yıllarca buralara yatırım yapılmamış demesin, çünkü biz buraları terk ettiğimiz için gelişmemiş. Kullanılmayan şeye devlet neden yatırım yapsın ki?

Train Station


Trenlere eski teknoloji denmesinden de hiç haz etmiyorum. Aksine bence tren kullanan toplumlar uygar toplumlardır. Yurt dışına bir çıkın, çoğu yolcu taşımacılığının trenlerle yapıldığını görürsünüz. Kullanışlı olduğu için dünya genelinde demir yollarında gelişmiş taşıma sistemlerini kullanmaktalar. Bizim gibi tren garlarını ölüm sessizliğine bırakmamışlar. 

İstasyonları boş görünce en çok bekleyeni olmayan insanlar aklıma geliyor. Arkasında bekleyeni olmayan kişiler ipi kopmuş uçurtma gibidir. Etrafa savrulur, gider. Bir zaman sonra bir yere parçalanarak düşer ve kimse hatırlamadığından unutulup kalır. 

Yıllar Sonra Bu Bloglar Ölü İnsanların Günlükleri Olacak


Yıllar sonra birileri buralara gelip ne de güzel bir blog sayfasıymış der mi? Burası ne de olsa bir alan. Biri bu alanı kendince doldurmuş ve terk edip gitmiş. Gecinden versin diyebilirsiniz. Ama bu işin bir de gerçek tarafı var. Bu yazıyı ele alma sebebim yakın zamanda hayatını kaybetmiş bir youtuberdır. Altın elbiseli adam olarak bilinen Barkın Bayoğlu, motosiklet hakkında her türlü faydalı bilgiler veren bir Youtube kanalıydı. Allah yakınlarına bolca sabırlar versin.

Bazılarınız, Youtube ile blog arasında ne benzerlik var, diyeceksiniz. Aslında pek fark yok. İkisinde de hayatını veya bir konu hakkında faydalı bilgiler vermeye çalıştığın kişiye özgü alan. Biri görsel, diğeri yazı halindedir. Hassas bir konu olduğundan fazla uzatmayacağım. Dünyaya gelen insan denen mahlukat fani hayatında sürekli bir iz bırakma peşinde koşmuştur. Kısmen bu içgüdüsel yaklaşmdan kaynaklı bu okuduğunuz bloglar ortaya çıktığını düşünmekteyim. İyi ki de bu bloglar ortaya çıkmış ve hala çıkmaya devam etmektedir.

Bloglarda insanların yaşantılarını, tecrübelerini, umutlarını, sevinç ve hüzünlerini bulabilirsiniz. Kendisi istemese de yazdığı yazılarda azar azar bunları hissedersiniz. Hissetmekle kalmaz, bunlara okuyucu da ortak olur. Bu sebepten ötürü olacaktır ki arkasında verdiği o güzel paylaşımlarından kendisini hatırlayacak bazı kişiler olacaktır. O zaman dostlar bizi hatırlasın, güzel yazılarımızın hatrına..

Kaliteli yaşayın ve hep sevdiklerinizle birlikte olun..