Çok Blog Okuyan Mı Çok Youtube İzleyen Mi Bilir?


Şimdi "Çok okuyan mı çok gezen mi bilir?" polemiğine ayrı bir boyut katacağım. Çok blog okuyan mı bilir? Yoksa çok youtube videosu izleyen mi bilir? Günümüzde internetin büyük bir bilgi kaynağı olduğu yadsınamaz bir gerçektir. İnternet sayesinde görsel ve işitsel olarak pekçok bilgiye kısa yoldan ulaşırız. Bu yazımda internet üzerindeki yazılı ve görsel bilgi kaynaklarını dikkate alarak yazdım.

Okumak, çok eski zamandan beri insanların yaptığı bir eylemdir. Bir eylem olarak kalmayıp bilgiye ulaşma yolumuzdur. İnsan görerek, dinleyerek öğrenir; fakat okuyarak daha fazla öğrenir. Öğrenmek için çaba sarfedilmesi gerekir. En azından ben böyle daha iyi öğrendiğimi düşünüyorum. Görsel ve işitsel yollarla da öğrenmeyi sağlarız. Bize daha eğlenceli geldiği için birçoğumuz kitaplara ve bloglara sırtını dönüp sadece kendini sanal ortamda bulunan video platformlarına bırakmış durumda. Her şey iyi, güzel ve hoş da unuttuğumuz bir şey var. İnsanda kısa ve uzun ömürlü olmak üzere iki tür bellek vardır. Sanal ortamda bulunan video platformlarında (youtube vb.) bilgiler görsel ve işitsel olarak karşımıza gelir ve gider. Sanal ortam artık bilgi çöplüğüne dönmüş. Bir video izleyeceğim diye gereksiz fazladan bilgi kirliliğine de maruz kalmaktayız. Gördüğün veya duyduğun bir bilgi ile belki bir daha karşılaşmayacaksın. Tekrarlama yapmadığın için görsel sanal ortamdan öğrendiğin yüzlerce bilgi kısa süreli belleğimizde belli bir süre sonra kaybolup gider. Peki, ben görsel ve işitsel bilgiyi ikişer kez izlersem öğrenemez miyim?

Bir öncekinden daha fazla uzun sürede aklında bilgiyi tutarsın, fakat bu kez de öğrendiğin bilgileri gruplamadığın (önceki öğrendiğin bilgilerle ve yeni öğrendiğin bilgiler arasında bağ kurmadığın) için yine bellekte bilgiler kısa zamanda unutulup gider. Nedeni ise youtube gibi platformlarda bilgiler sürekli bir anlık gelip gidiyor. Sonra bunu da izler misiniz? diye tavsiyeler vardır. Ondan ona derken istediğimiz şeyden farkında olmadan uzaklaşmışız.

Sanırım günümüzün en büyük hastalığı unutkanlık. Ben genel anlamda unutkanlığı kısa süreli bellekte tuttuğumuz gereksiz bilgilere bağlıyorum. Bir kitabı bütünce okuruz, ama bir videoyu parça parça izleyebiliriz. Hatta bir serinin kitabını asla 1.kitabı okumadan 2.kitabı okuyarak başlamayız, ama bir videonun ortasından izleyebiliriz. Kitap,blog gibi şeyleri okuyarak hem düşünme zamanımız oluyor hem de önceki öğrendiğimiz bilgiler ile yeni öğrenilen bilgiler arasında bağlantı kurmamız için zamanımız oluyor. Yazılı bir bilgiyi okurken isteğiniz ile kitabun başına oturduğunuz için tüm dikkatinizi de toplamış olursunuz. Bu sayede uzun süreli belleğe bilgileri atmış olur, hayatınızın büyük bir bölmünde bu bilgiyi hatırlarsınız.

Burada sadece kitap,blog okuyun demiyorum. Okuyarak bilgileri öğrendikten sonra youtube gibi platformlardan bilgileri pekiştirmiş olursunuz. Yola ilk çıkış noktamızın her zaman okumak olması gerektiğine inanıyorum.

Siz nasıl düşünüyorsanız yorumlarda belirtirseniz sevinirim..
        

Blog Anket Sonuçlarından Satır Başları


Tam bir yıl önce "sizi daha iyi tanıma anketi" adlı başlattığım ve hala devam etmekte olan anketten bazı satır başları vermek istiyorum. Bazılarınız unutmuş olabilir, ama ben bu bir yıl içinde anket sayesinde bloğumu okuyan değerli okuyucularımın isteklerini göz önüne almaya çalıştım. İleti kutuma gönderilen yazılarımla ilgili olumlu veya nadiren olumsuz bazı görüşleri de dikkate alıyorum. Burada bir okuyucumun bile değerli vaktini alıyorsam gerçekten büyük bir sorumluluk altında olduğumu hissediyorum. Bu bilinçte bir blog yazarı olarak blog yazarı arkadaşlarıma yorum yapmaktan çekinmiyorum. Bazı dönemler günlük iş yoğunluğundan (özellikle son birkaç ayda) yeni yazıları takip edemediysem kusuruma bakmayın.

Hazırladığım anketi dolduran ve yorumlarıyla blog yazarı olma yolunda bana ışık tutan herkese teşekkürlerimi borç bilirim. Anket sonuçlarını açıklarken, lütfen af buyurun, hepsine yer veremedim. Fakat dikkat çeken bazı cevapları açıkladım. Beni sevindiren şey ise ankette hiç olumsuz cevap almadım. Anketin sürekli açık olacağını belirteyim, doldurmak isterseniz yazı sonunda linkini bulabilirsiniz.

1) Bloğumda daha çok ne tür içerikler görmek istersiniz?

En çok istenen başlıklar : kişisel yazılar, gezi veya mekan ilgili, hobi ve koleksiyon ilgili yazılar
En az istenen başlıklar   : teknoloji, sağlık ve spor ilgili yazılar 

2) Bloğumu hangi sosyal medya aracılığı ile takip etmeye başladınız?

En fazla: blog sayfasının adresinden ve google+ hesabından

3) Acı bir kahve tadında kişisel web günlüğünü görünce aklınıza ilk gelen kelime nedir?

İçtenlik,
Kahve,
Hatır,
Çaba,
Yaşama dair güzel bir blog,
Kendine özgü,
Yusuf oğlumun şiir dinletileri,
Hikaye,
Farklı,
Hayatın kendisi,
Naif, 
Yaşanan tecrübeler,
Emek verilmiş, 

4) Blog sayfam hakkında şunu düzeltsen daha iyi olurdu dediğiniz şey nedir? 

Hep böyle kal,
Her şey yolunda,
Facebook üzerinde daha aktif olarak paylaşım olsa,
Skype/OneNote entegrasyonu olsa daha hoş olur,
Kusursuz diyebilirim. bence bu hali oldukça güzel,
Fırsatın olsa da, daha çok okusak seni,
Henüz inceleme fırsatım olmadı,
Sayfanız sade ve güzel bence,
Olduğun gibi olmaya devam et,
Dikkatimi çeken bir şey olmadı şimdiye kadar,
Çok başarılı buldugum için diyecek bir şey yok,
 

Yüksek Lisans Bitirme Tezi Nasıl Bitmez?


Öğrenci tembellik yapar ve bitirme tezi zamanında bitirilemez. Üniversite bir yarım dönem daha uzamıştır. Nasıl olsa öğrenci her yerde öğrecidir değil mi? Sanırım her zaman durum böyle olmaz.

Genelde bitirme projeleri araştırma, deneysel ve teorik olmak üzere üç farklı çeşidi vardır. Bunların arasında en zor olanı deneysel olanıdır. Çünkü deneysel çalışmalar teorik hesaplarla birleştirilmediğinde bir anlam ifade etmez. Teorik sonuçlar da deneysel sonuçlar ile bir türlü aynı çıkmaz. Teoride çözüm elde etmek için bazı ortam koşullarını ihmal edersin veya sadece eldeki kısıtlı bilgileri kullanmaya çalışırsın. Sonuç elde edemezsen de tezin uzar.

Yüksek lisans tezine başlarken öncelikle bir çalışma konusu seçmelisin. Konu seçmek zordur. Danışmanın sana alanınla ilgili bir fikir verecektir. Danışmanın sana onay vermesi ile hemen çalışma planı hazırlarsın. Daha işin başında olduğun için motivasyonun yüksektir. Yüksek lisans tezi yazmakta ne var? Üç-dört ayda kolayca biter, dersin. Bir bakmışsın ki daha sadece bilgi, makale toplama aşamasında bu üç-dört ayı kullanmışsın. Tezin uzar.

Yüksek Lisans
Çalışmalarımı yapayım ve bu arada vakit kaybetmeden aynı anda akşamları tez yazayım dersin. Fakat eve yorgun gelirsin, ilk gün hiç bir şey yazmadan yatarsın. İkinci gün bir beş-on sayfa yazayım dersin. Bakmışsın sadece bir sayfa yazmışsın. Kopyala-yapıştır yüksek lisans tezinde yapamazsın çünkü en sonunda intihal raporu alıyorsun. Zaten bunu yapmak hırsızlıktır. Üçüncü gün yine on-onbeş sayfa yazayım dersin, yine hiç bir şey yazamazsın. Tez yazmak için gerekiyorsa herkesten uzaklaşın. Yoksa tezin uzar.

Aylar geçmiştir. Çalışmalar ilerlemiştir. Tezi çok özenerek bir yere kadar yazmışsındır. Her şey çok iyi gittiğini zannetmektesindir. Danışmanın tezi baştan sona her şeyi düzeltmeni istemiştir. Bu nedenle tezinizi yazarken gereğinden fazla özenmeyin. Sakınan göze danışman batar. :) Çok özenip az yazacağınıza, az özenip çok yazmak daha önemlidir. Çünkü yazdıklarınızın üstünden defalarca kez geçilecektir. Yine tezin uzamıştır.

Çoğu geceleriniz uykusuz geçmiştir. Planlanan bitirme zamanı yaklaşmıştır. Ama daha elde sonuca gidecek anlamlı bir çalışma yoktur. Motivasyonuz düşmektedir. İşte tam bu anda tüm çalışmayı bırakıp kendinize küçük süprizler yapmakta fayda vardır. Tez aşırı bir beyin faaliyetidir. Abartıya kaçmadan arada yarım gün kendinize şarkı dinleme, resim çizme veya bir yere gidip kahve içmek gibi molalar verin. Sürekli çalış ve sürekli tez yaz derken tezin sonuna gelirsiniz, eliniz sonucu yazmaya gitmez. Yine tez uzar.
Master degree
Tezi çok iyi yazmışsındır. Mantıklı bir sonuç veya araştırmaya sahipsindir. Tez savunması zamanı yaklaştığında her şeyi bırak, tezden çok savunmaya hazırlan. Çalışman ne kadar iyi olursa olsun, tez jurisine konuya çok iyi hakim olduğunu gösteremezsen tezin uzar. 

Unutmayın teziniz uzarsa dünyanın sonu değildir. Bu lisede sınıf atlama veya lisansta ders geçme gibi bir şey değildir. Birçok olumsuz şeyi yazdıktan sonra bunlar için kendinizi üzmeye değmez. Çünkü ikinci bir fırsatınız olacaktır. O fırsatı daha iyi değerlendirin, derim. Yüksek lisans tezi hazırlama aşamasına geçen herkese kolay gelsin.
 

Bir Günlük Kapadokya Gezisi


Ürgüp - Temenni Tepesine Giden Yol
Yolculuğa Nevşehir’in Ürgüp şehrine giderek başladım. Günümün uzun olacağını bildiğim için erkenden yola çıkmam daha çok yer gezmemi sağlayacaktı. Ürgüp’e geldiğimde ilk Temenni tepesine çıkmak istedim. Tepeye çıkmak için öncelikle bir yere kadar aracınızla gelip, sonrasında biraz yokuş yukarı yürümeniz gerekmekte. Yol üstünde bazı hediyelik eşya satan yerler ve restoranlar göreceksiniz. Temenni tepesine gelince ortasında bir kümbet göreceksiniz. Bu tepeden şehri rahatlıkla izleyebileceğiniz. Kümbet eskiden Tahsin ağa kütüphanesi olarak kullanılmış.
Ürgüp - Temenni Tepesi
Ürgüp’e gelince 2002 ile 2003 yılları arasında Asmalı Konak dizisinin çekildiği konağı da gezebilirsiniz. Dizinin çekilmesinin üstünden yıllar geçmesine rağmen hala bu mekan ziyaretçi akınına uğruyor. Eve girince ilk odasında geleneksel elbiseler giydirilmiş bez bebekler var. Geleneksel elbiseler Türkiye’nin dört bir yanından seçilmiş. Asmalı konağa gezmeye devam edince üstü açık genişçe bir avluya çıkıyorsunuz. Avlunun çevresinde çeşitli odalar var, fakat odaların boş olduğunu belirtmem gerekir.
ürgüp
Ürgüp - Asmalı Konak
Ürgüp - Asmalı Konak
Ürgüp - Asmalı Konak
Ürgüp şehrinden gün doğumu ve özellikle gün batımı saatlerinde farklı renklere bürünen Kızılçukur Vadisine uğradım. Burası harika bir panorama noktası ve aynı zamanda yürüyüş parkuru. Vadi boyunca gezerken birçok kilise ile karşılaşabilirsiniz. Gidilecek daha çok yer olduğu için yolum buraya öğle vakitlerinde düştü. Eğer Nevşehir civarına gelirseniz mutlaka buraya gelin derim.
Kızılçukur Vadisi
Sıra Göreme civarında bulunan Kapadokya bölgesi yani Göreme açık hava müzesine geldi. Buraya gelecekseniz öncelikle cebinizde müze kartınızın veya iş bankası maximum müze kart olması faydanıza olacaktır. Müze kart geçerli, fakat müze kartınız yoksa giriş kişi başı gittiğimde 30 TL’ydi. Biraz fiyatı yüksek olmasına karşın buraya gelmişseniz burayı gezeceksiniz demektir. Göreme açık hava müzesi, 4. yüzyıldan 13.yüzyıla kadar yoğun bir şekilde manastır hayatına ev sahipliği eden bir kaya yerleşimi. Buraya girince karşınıza başlangıçtan sonra doğru götüren bir parkur karşınıza çıkacak. Kilise gibi eski yapıların giriş kenarlarında güzelce bilgilendirmeler yapılmış. Bu açık hava müzesi içinde Karanlık kilise var ve 10 TL gibi ek bir ücret ödemeniz gerekiyor. Bu sefer burada maalesef müze kart geçmiyor. Buranın özelliği en net duvar resimlerinin olduğu kilise olması. Yaklaşık 2 yıl önce geldiğimde burayı gezdiğim için tekrar gezme ihtiyacı duymadım. İlk defa gelmişseniz burayı da gezebilirsiniz.
Göreme - Açık Hava Müzesi
Kapadokya
Göreme - Açık Hava Müzesi
Göreme - Açık Hava Müzesi

Sırada Paşabağ Vadisi var. Burayı ücretsiz gezebilirsiniz. Peribacaları yapılarını burada rahatlıkla görebilirsiniz. Paşabağı’ndaki yapılarda mantar şeklindeki oluşumların en iyi örnekleri bulunmakta. Buraya gelince ilk turistik eşyaların satıldığı çadırlar ve biraz ilerisinde peribacaları arasında gezinti yapabileceğiniz 2-3 tane deve karşınıza çıkmakta. Bunlar ile ilgilenmiyorsanız doğrudan şapkalı peribacalarını gezebilirsiniz.
Paşabağ Vadisi
Paşabağ Vadisi


Son durağım olan Avanos’a geldim. Burada Kızılırmak’ın getirdiği kırmızı topraklardan yapılan çanak, çömlekleri görebilirsiniz. Bu neden birçok çömlek atölyesi de bulunmaktadır. Şehir merkezinde, Kızılırmak’ın şehri ortadan bölen, iki yakasını yaya olarak bağlayan, bir asma köprü var. Karşıya geçerken sallandığı için bu asma köprüye “sallanan köprü” demişler. Köprüden karşıya geçenler çok kişi olduğundan çok fazla sağlandığını görebilirsiniz. Köprü ilgi çektiği için ziyaretçi akınına uğramakta. Köprünün yanında ırmak kıyısı boyunca yeşillik alan içinde fazlaca oturma alanları var. Irmağın üstünde yüzen yüzlerce kazı çayınızı yudumlarken ve serince izleyebilirsiniz. O kadar yeri gezdikten sonra günün yorgunluğunu burada atmayı tercih ettim.
Avanos
Avanos - Sallanan Köprü
Avanos - Kızılırmak Kıyısı
Buraya gelmiş iken testi kebabını da tatmayı ihmal etmedim. Odun ateşinde ve testi içinde çeşitli sebzelerle pişen etin tadı gerçekten lezzetli. Servis edilmeden önce testi yanınıza getiriliyor ve garsonlar bıçak yardımıyla testiyi kırıp size öyle servis ediliyor. Bu lezzeti tadıp gezimi sonlandırdım.
Avanos - Testi Kebabının Kırılması
Avanos- Testi Kebabı

 Sizlerin de buralara gelip eğlenceli vakitler geçirmenizi dilerim. Sağlıcakla kalın.     

Sessizlik İçinde Tren Garı

Erzincan

Nice ayrılıkların, hasretlerin, sevdiklerine kavuşmaların ve mutlu sonların yaşandığı bu yerler artık sessiz. Kara tren gecikir belki hiç gelmez diye türküsü de var. Kara trenin geciktiği doğru da memleketine tren ile gelenler de gecikmiş olmalılar. Buralar yani istasyonlar artık hep sessiz. Gelen trenin düdüğü boş binaya karşı çalıp yolcusunu almadan gidiyor. Yoldan geçerken kenarda ihtişamlı bir bina gördüm. Bu bina 1936 yılında inşa edilmiş Erzincan tren garından başkası değildi. Doğu ekspresi buradan geçiyordu. Sanırım batıdan gelen yolcular buraya uğramadan direk Erzurum ve Kars'a geçiyordu. Bina kesme taştan yapılmış ve gerçekten ihtişamlı bir görüntüye sahipti. İçeride 1-2 çalışandan başkası yoktu. Tren seferlerinin olduğu tabelaya baktım ve buradan günde sadece 2 tren geçiyormuş. Tren garına bakınca eskiden buraların insanlarla dolu olduğunu hayal ediyorum. Bazıları oturmuş yakınını bekliyor, bazıları da bavullarla gelecek treni bekliyor. Tabii bunlar sadece düşüncede kalıyor. 

Kendime soruyorum neden biz buraları terk etmişiz? Hem kara yollarında olan trafikten şikayet ederiz hem de herkes kendine bir araba alır ve yalnız başına seyahat eder. Kimse tren yollarımız gelişmemiş ve yıllarca buralara yatırım yapılmamış demesin, çünkü biz buraları terk ettiğimiz için gelişmemiş. Kullanılmayan şeye devlet neden yatırım yapsın ki?

Train Station


Trenlere eski teknoloji denmesinden de hiç haz etmiyorum. Aksine bence tren kullanan toplumlar uygar toplumlardır. Yurt dışına bir çıkın, çoğu yolcu taşımacılığının trenlerle yapıldığını görürsünüz. Kullanışlı olduğu için dünya genelinde demir yollarında gelişmiş taşıma sistemlerini kullanmaktalar. Bizim gibi tren garlarını ölüm sessizliğine bırakmamışlar. 

İstasyonları boş görünce en çok bekleyeni olmayan insanlar aklıma geliyor. Arkasında bekleyeni olmayan kişiler ipi kopmuş uçurtma gibidir. Etrafa savrulur, gider. Bir zaman sonra bir yere parçalanarak düşer ve kimse hatırlamadığından unutulup kalır. 

Yıllar Sonra Bu Bloglar Ölü İnsanların Günlükleri Olacak


Yıllar sonra birileri buralara gelip ne de güzel bir blog sayfasıymış der mi? Burası ne de olsa bir alan. Biri bu alanı kendince doldurmuş ve terk edip gitmiş. Gecinden versin diyebilirsiniz. Ama bu işin bir de gerçek tarafı var. Bu yazıyı ele alma sebebim yakın zamanda hayatını kaybetmiş bir youtuberdır. Altın elbiseli adam olarak bilinen Barkın Bayoğlu, motosiklet hakkında her türlü faydalı bilgiler veren bir Youtube kanalıydı. Allah yakınlarına bolca sabırlar versin.

Bazılarınız, Youtube ile blog arasında ne benzerlik var, diyeceksiniz. Aslında pek fark yok. İkisinde de hayatını veya bir konu hakkında faydalı bilgiler vermeye çalıştığın kişiye özgü alan. Biri görsel, diğeri yazı halindedir. Hassas bir konu olduğundan fazla uzatmayacağım. Dünyaya gelen insan denen mahlukat fani hayatında sürekli bir iz bırakma peşinde koşmuştur. Kısmen bu içgüdüsel yaklaşmdan kaynaklı bu okuduğunuz bloglar ortaya çıktığını düşünmekteyim. İyi ki de bu bloglar ortaya çıkmış ve hala çıkmaya devam etmektedir.

Bloglarda insanların yaşantılarını, tecrübelerini, umutlarını, sevinç ve hüzünlerini bulabilirsiniz. Kendisi istemese de yazdığı yazılarda azar azar bunları hissedersiniz. Hissetmekle kalmaz, bunlara okuyucu da ortak olur. Bu sebepten ötürü olacaktır ki arkasında verdiği o güzel paylaşımlarından kendisini hatırlayacak bazı kişiler olacaktır. O zaman dostlar bizi hatırlasın, güzel yazılarımızın hatrına..

Kaliteli yaşayın ve hep sevdiklerinizle birlikte olun..


Alsak Alsak Hangi İşletim Sistemli Bilgisayarı Alsak?

Mac

Günlük hayatta çok duyduğum birkaç laf var. "O kadar çok para Apple Mac bilgisayara verilir mi?" veya "Bedava Linux işletim sistemli bilgisayarlar varken hala neden Windows kullanıyorsun?" Eğer bu soruları bir başkasına soruyorsan gerçekten bu konu hakkında herhangi bir bilgi sahibi olmadığın anlamına gelir. Peki biraz bilgi sahibi değilsen neden başkasını bu tür sorularla bunaltıyorsun?

Öncelikle, bir Windows bilgisayar dururken 2 kat fiyat verip Apple Mac almayı açıklayacağım. Aslında bakarsanız burada bir armutla bir elmanın karşılaştırmasını yapıyor olacağız. İkisi de ayrı dünyanın üyeleri ve farklı şekilde çalışan ama genel olarak adı bilgisayar denen cihazlardır. Apple Mac bilgisayar alanlar için genelde Starbucks'ta oturan kişiler ve elinde bir White Chocolate Mocha'sı ile etrafına hava atan tipler olarak görülür. Bende kahve içmek için Starbucks ve benzeri kahve mekanlarına çok giderim. Acaba ben de bu tipler gibi miyim? Ama eksiğim var, bir Mac'im yok benim. Kahvesever olduk diye şimdi yaftalandım mı? :)

Ya da saygıdeğer bir blogger arkadaşımın "Evi satıp Macbook Pro alma hikayem" adlı yazısına da bir bakınız. Bazıları hala diyebilir, o kadar parayı vermeye ne gerek var. Olmuyor kardeşim olmuyor, tam verimle olmuyor. Parayı vermişken seni yıllarca taşıyacak bir ürün almak gerekiyor. O cihazla oturup birçoğunun yaptığı gibi sadece facebook, twitter’da dolaşılmayacak. Ben Makine Mühendisiyim; az çok çizim, analiz yaptığım için biliyorum. Bence burada başarılı bir donanım yatırımı yapılmış oluyor. Macbook bilgisayarları genelde reklamcılık, görsel tasarım ve video editleme gibi uğraşlar için tam biçilmiş kaftan.

Mac'i neden tercih etmeliyim?
Mac'ler daha düşük özelliklere sahipmiş  gibi gözükse de perfermansı daha iyidir. İlk yeni alınan bir Windows bilgisayarın performansı da iyidir. Sonra bir yıl kullandıktan sonra yavaşlamaya başlayan sistemi kurtarmak için yok antivirüs kullanalım yok biraz geçmişi silelim yok biraz da diski biçimlendirelim diye çabalara girilmeye başlayacaktır. En son baktın olmuyor hadi bir format atalım da eskisi gibi olsun, diyorsun. Sonra verileri kurtarma çabası başlıyor. :)
Bu gibi sorunların en temel kaynağında yazılımcı ile donanımcı arasındaki uyumsuzluktan kaynaklandığını düşünüyorum.  Mac'in donanım üreticisi Apple, yazılımcısı yine Apple. Windows işletim sisteminin yazılımını Microsoft yapıyor, donanımını ise yan bilgisayar parçası üreten markalar yapıyor.

Apple

Windows yüklü bilgisayardan Mac'e geçersen,
-Mac bir Windows bilgisayara göre daha stabil çalışıyor.Windows'ta sizi resetleme götürecek takılmaları Mac bilgisayarda unutacaksınız.
-Mac ile ekran masaüstünde onlarca çoklu sekmede çalışmanıza rağmen bir takılma olmaz. Windows bu konuda çekirdek sayısı 4 olan bilgisayarında bile bazen geçişlerde takılabiliyor.
-Mac laptop bataryaları 10 saat gibi çalışma ömrü verirken, bir Windows laptop 3-3.5 saat gibi bir çalışma ömrü verebiliyor. Benzer pil teknolojise rağmen Mac'in uzun süre çalışması güç tüketimi optimizasyonun çok iyi yapıldığı anlamına geliyor.
-Mac bir Windows bilgisayara göre daha az ısınıyor. Bilgisayarlar ısınınca yavaşlamaya başladığından masaüstü Windows bilgisayarlara bakacak olursak içinde onlarca soğutu fan ile koruyarak ancak istenilen sevide tutuluyor.
-Mac ekranları true color yani gerçek renkleri kolaylıkla veriyor. Bu seçenek açık ara farkla Mac'in diğer bilgisayarlardan ayrılan noktası oluyor. Bu nokta yine Mac'in donanım üstünlüğünü açıkca tekrardan gösteriyor. Windows yüklü bilgisayarlarda gidip bunun için özel üretilmiş gidip true color monitorlar almalısınız. Bu monitorların fiyatı zaten bir mac kadar pahalı. :) Ayrıca bu monitorları alsak bile üst düzey Windows dizüstü bilgisayarlarda yaşadığımız çeşitli ölçeklendirme sorunları ancak en aza indirebiliriz. Reklamcılar, çizimciler veya tasarımcıların Mac'i tercih etme sebebi bundan kaynaklanmaktadır.

Mac'ten Windows yüklü bilgisayar'a geçersen,
-Yaygın olarak piyasada kolay bulunan, Windows'ta çalışan yazılımlar Mac bilgisayarlarda çalışmıyor. Eğer adı klasik bilinen programlarla çalışacaksan ve değişimden hoşlanmayan biri isen Windows işletim sistemi sizin uygun olacaktır.  Mesela Microsoft Office ve Adobe Photoshop yazılımlarının Mac versiyonu var fakat diğer birçok yazılımının aynısı yok. Bu konuda adı farklı muadili olan yazılımları kullanmanız gerekiyor. Yani Mac kullanacaksanız aynı işi yapacaksınız yalnız çalışacağınız programların ismi değişecektir. 
-Eğer iyi bir oyun oyuncusu iseniz size Windows bilgisayarlar en uygun olanıdır. Mac'te de oynarsınız, uygun sürümünü bulmak zorundasınız. Ayrıca yeni çıkan her oyun Mac için yapılmıyor. Windows yüklü bir bilgisayarda yeterli donanıma sahipseniz yeni çıkan her oyunu kolaylıkla oynayabilirsiniz.

İşletim Sistemi

Windows yüklü bilgisayardan Linux yüklü bilgisayar'a geçersen,
-İkisi de aynı donaımları kullanmasına rağmen Linux Windows'a göre çok hızlıdır. Windows burada görsel olarak daha güzel şeyler katacağım diye bilgisayar donanımları gerçekten gereksiz yormakta. Bu da güçlü donanıma sahip olmana rağmen düşük performans elde etmene veya ileride yavaş yavaş bilgisayarın çalışma hızının yavaşlamasına sebep oluyor.
-Linux'ta işletim sistemi dahil bütün uygulamalar ve yazılımlar ücretsizdir. Ayrıca programlar açık kaynaklıdır. Açık kaynaklı demek, kişi isterse programları kendi isteğine göre değiştirebilmesidir.
-Linux'ta Windows bilgisayarları çökerten veya yavaşlatan herhangi bir virüs canınızı sıkmayacaktır. Bu Linux'ta hiç virüs olmadığı anlamına gelmez. Lakin, Linux'ta hiçbir virüs yönetici hesabıyla sisteminizi ele geçirip kalıcı ve tahmin edilemez hasarlara sebep olamaz.
-Çok geniş kullanım alanlarına hitap eden sürümleri vardır. İhtiyacınıza, tercihinize göre istediğiniz Linux işletim sistemini (Ubuntu, Mint, Debian, OpenSUSE vb.) seçebilirsiniz.
-Sürekli güncelleme alması ve yardım için internette bulabileceğiz fazlaca forum ve destek sitelerinin kaynak olarak bulunması.
Ubuntu
Linux yüklü bilgisayardan Windows yüklü bilgisayar'a geçersen,
- Linux açık kaynaklı olduğu için bazı donanımlarda veya yazılımlarda uyumsuzluklar ile karşılacaksınız. Piyasada bulunan hemen hemen her şeyi Windows desteklemektedir.
-Linux'a uyumlu çok kısıtlı oyun seçeneğiniz vardır. En sevdiğiniz oyun sadece Windows tarafından desteklenen olabilir. Bilgisayara bir oyun çıkacakca muhtemelen ilk çıkacağı yer Windows işletim sistemi olacaktır.
-Windows işletim sisteminde neredeyse herkesin alışkın olduğu Microsoft Office, Windows Media Player gibi programları Linux'ta bulamazsınız. Bazılarınız LibreOffice gibi Linux'ta da aynı işi yapan benzer Office programı olduğunu söylüyor. Size şunu söyleyim kesinlikle aynısı olmuyor. Şöyle açıklarsam, mesala LibreOffice'te hazırladığımız dökümanı direk olarak Microsoft Word'te açamıyorum. Bazı düzenlemeler yapıp açılıyor ancak maalesef uyumsuzluklarla, yazıların düzeninde bozulmalarla açılıyor.

İşletim sistemlerindeki bu  yazdığım farklılıkları genel olarak deneyimlerimin ışığında yazdım. Ben şu an Windows kullanmaktayım. Bir yıl kadar Linux işletim sistemini de kullandım. Günlük hayatta bazen Linux işletimi hala karşıma çıkmakta. Mac bilgisayarları da dışarıda çalışma alanlarında, eş dostlarımın bilgisayarlarında kullanma fırsatı bularak deneyimledim. Hepsinden azar azar bir şeyler bilmek kesinlikle sizin faydanıza oluyor. Şu veya bu işletim sistemini kesinlikle alın diye bunları yazmadım. Bazı ön yargıları yıkarak sizin için yapacağınız iş doğrultusunda doğru olanı seçmenizde yardımcı olmaya çalıştım.

Madalyonun Öteki Yüzü


Her insanın bir kusuru vardır. Kimin kusuru az kiminki fazla, farkındalık görecelidir. Kusurlarımız genellikle bir şeyi umursamamaktan gelir. Bazen kişi kendisi için istediğini başkası için düşünmez. İnsan yaptığı kusurlarını farketmiyorsa acınası bir vaziyet ortaya çıkar. Toplumda yaşayan insan, kusurlarından dolayı karşısındakinin huzurunu bozmasına sebep olur. Bu da huzursuz olan kişinin işini iyi yapamamasına yol açar. Bu zincirin halkalarının uzadığı gibi uzayıp gider.

Diğer tarafa baktığımızda kusurlu olan şahısa ilk başta herhangi bir sorun oluşturmayacağını aklımıza getiririz. Fakat böyle düşündüğümüzde büyük bir yanılgı içinde olduğumuzu fark ederiz. Asıl en büyük sıkıntıyı kusurlu olan kişi çeker. Bu şahıs öncelikle halinden rahat ve hiçbir şeyden taviz vermeden yaşar. Gün geçtikçe çevresindeki insanların azaldığını farkına varır. Bir bakmış ki sırtını dayayabileceği bir dostu bile kalmamıştır. Sonra, neden insanlar tarafından dışlanmışım, diye düşünmeye başlar. Hatasını anladığında geç kalmış olabilir.

Meseleyi bulup düzeltmeye çalışırsa, o kişi adına ne mutlu. Ancak böyle bir çabaya girmeyen kişi adına da yapılacak bir şey yoktur.

Y.A

Kartpostalın İzinde | 1.İzmir Buluşması ve Kapıma Gelenler


Uzun zamandır ilk defa kapımda bu kadar fazla kartpostal gördüm. Whatsapp veya Facebook messenger gibi uygulamalar ile aynı anda bu kadar çok ileti gelse inanın hiç sevinmezdim. İkisi Türkiye'den, İspanya'dan, Belarus'tan ve sonuncusu ise Tayvan'dan. Üzerinde geldiği yerlerden izler taşımasından ziyade, bir kişinin emeği ve saygısı var. Karşımdakiler benim için zahmet etmiş, üzerine pul yapıştırmış ve bunu posta ofisine veya posta kutusuna gidip atmış. Ben blogumda bu tür kartpostal ile ilgili yazıları onların değerleri vakitleri için yazıyorum. Tabii ki de teşekkürlerimi onlara ilettim.
Tayvan'dan Gelen Kartpostal

Düşündüğünüzde bunlara ne gerek var, diyebilirsiniz. Sanırım biz insanız; çevremizle iyi iletişim kurmak, arkadaşlar edinmek ve kısacası sosyal olmak gibi bazı önemli ihtiyaçlarımız var. Bu nedenle kartpostal göndermek veya kapında bir kartpostal göreceğini bilmek bile insanı mutlu etmeye yetebilecek şeylerdir. Benim yurtdışında yüzyüze tanıştığım bazı arkadaşlarım olduğu için kendimi şanslı hissediyorum. Eğer böyle bir durumunuz yoksa bir de postcrossing sitesini deneyin. Bunun için karşındakini tanımana bile gerek yok.  Uluslararası kartpostallaşma sitesine üye ol ve ilk kartpostalını sen gönder. Sonrasında dünyanın herhangi bir yerinden sana kartpostal gelmesini bekle.

Postcrossing 1.İzmir Buluşmasından Gelen Kartpostal

Postcrossing, Türkiye'de o kadar yaygın ve seviliyor ki geçtiğimiz 1 Nisan'da 1.İzmir Postcrossing buluşması yaptılar. Bu işe gönül vermiş kişiler bir kafede toplandılar, birbirlerinin kartpostallarını imzalayıp mektup arkadaşlarına ve postcrosser arkadaşlarına gönderdiler. Üstüne günün anısına kaşe yaptırmışlar. Bana da o güne özel kartpostallardan biri elime ulaştı. Bu kartpostalı kim gönderdi diye sorarsanız mutluluğun peşinde blogunun sahibi Şeyma Mektepli gönderdi. Buradan tekrardan teşekkürlerimi iletiyorum. Kendisinin bloguna bir göz atın derim. Çünkü, "Postcrossing nedir?" ve  "Mektup arkadaşı nasıl bulunur?" gibi soruların cevaplarını bulacaksınız.

İspanya, Barcelona'dan Gelen Kartpostal

Belarus'tan Gelen Kartpostal

Son Zamanlarda Nerelerdeyim?

Fotoğraf: Yusuf Arslan
Atatürk Havalimanı - Fotoğraf: Yusuf Arslan
Merhaba! Benim bir blogum var ve son iki yıldır düzenli olarak her hafta yazı yazmaktaydım. Yalnız geçen ay sadece bir yazı yazabildim. Bu ara biraz bilgisayarımda yaşadığım teknik sorunla başladı. Bir iki hafta kadar bilgisayarım serviste olduğu için elime alamadım. Sonrasında bir haftasonu günü birlik İstanbula'a gidip geldim. En sonunda ise elimde yazmam gereken bir yükseklisans tezi olduğunu farkettim. Akşam serinliğinde oturup, biraz biraz yazarız derken, Ramazan ayı geldi. İyi yaptı ve hoş geldi. Kendisi 11 ayın sultanıdır, bereket ayıdır. Biraz havaların ısınmasıyla birlikte gündüz oruçla verimliliğimin de düştüğünü farkettim. Akşamları eve gelince yaz aylarına doğru geceler kısaldığından olması gerekir ki vakit çok hızlı geçiyor. (ya da sadece benim için öyle)

Mazeretleri sıraladım bakalım. Blog yazmak ciddi bir iş olduğu için bu konuda kendimi biraz sorumsuz hissettim. Adeta iki yıldır bloguma düzenli olarak yazma zincirimi kırdım. Amaan boşver, diyebilirsiniz. Blogumu ilk açtığımda gerçekten blog yazmanın ciddiyetinde değildim. Bu nedenle o dönemde canım isteyince yazıyordum. Sonradan blog yazılarının planlı, programlı ve düzenli paylaşılması gerektiğini farkettim. Bu sayede blogumun daha fazla takip edildiğini, daha yorum aldığımı gördüm.

Bu kadar çok mazereti yazmamın bir sebebi de takip ettiğim bloglar içindir. Blog yazamadığım gibi takip listemde olan blogger dostlarıma yorum yazmaktan yoksun kaldım. Lütfen, bir iki ay daha bu durum devam ederse kusuruma bakmayın. Hayat bir koşuşturmaca ve neler getireceği hiç belli olmuyor.

Sizin samimi olan o güzel yazılarınızı sayfalarınızda görmekten gerçekten memnunum.
Kendinize iyi bakın, sonraki yazılarda görüşürüz..