Eğitim Sistemi Nasıl Gelişir?


Eğitim sistemininin gelişmesi demek çocuk 5 yıl okusun veya 10 yıl okusun diyerek olmaz. Ya da müfredata şunu ekleyelim veya bunu çıkaralım diyerek de olmaz. Çocuklarımızı aşırı çalıştırarak ve eve düzinelerce ödev vererek de olmaz. Bu sadece eğitim gören gençlerimiz için nefret ve bıkkınlık sebebidir. Ben biraz da kitap okumayan nesillerimizin yetişmesinde öncülüğünü eğitim sistemimizin öğrenciyi aşırı bunaltmasından kaynaklandığını düşünüyorum. İsterseniz siz bu şekilde düşünmeyebilirsiniz.  İnanın çoğu mezun öğrencimizden duyacağınız laf şu okul bitsin de bak bunu, şunu yapacağım diye peş peşe eklediğini göreceksiniz. Akıllarımıza öğrenmenin sıkıcı olduğu kodlanmışken sanırım mezuniyet sonrası  çoğu şeyi akışına bırakıyoruz.

Bu şekilde düşünmemin sebebi mühendislik eğitimimin bir dönemini İsveç'te geçirmem ve orada tanıdığım İsveçli arkadaşlarımı gözlemlerimdir. O gözlemlediğim arkadaşlarımın hepsi benim gibi çoktan mühendis olmuş durumda. İsveçli arkadaşlarıma bakınca Türkiye'deki öğrencilerin daha fazla şey bildiğini ve bir o kadar da zeki olduğunu iddia bile edebilirim. Peki neden eğitimde İsveç dünyada ilk sıralarda yer alırken biz sürekli eğitimde sorunlar yaşayarak bu listede sonucu durumdayız? Gözlemlerim mühendislik bölümü veya sayısal bir bölümün eğitimi için geçerli olacağını düşünüyorum.

Okullarımıza bakarsanız gerek yazılılarla gerekse sözlülerle öğrencinin bir şeyi o anda yapıp yapamamasını ölçüyoruz. Formülleri veya hesapları sırasına göre ezberleyip geçiyoruz. Öğrencinin bir konuyu ne için ve nasıl yapıldığını öğrenmesi bence daha önemli. İngilizler Hindistan'ı sömürürken zeki öğrencilere devasa logaritma tablosunu ezberletmiş. Burada zeki öğrencilerin düşünmemesini sağlayarak zekalarının körelmesine ve eğitim için fazla enerjilerinin kalmamasına sebebiyet vermek istenmiş. Bu konuda olması gereken bana göre sınavlarda kitaplar, defterler açık olmalıdır. Sorular ise düz mantıkla sorulmamalı. Mesela tersten veya biraz değiştirilmiş olarak sorulmalıdır. Önemli olan bir şeyi ezberlemek değil eldeki olanlarla öğrencinin neler yapabildiğini öğrenmesi ve çıkarımlar yaparak sonuca ulaşabilmesidir. Sonrasında Türk halkı okuduğunu anlamıyor diye bir haber ortaya çıkıyor. Evet, 2016 yılında yayınlanan habere göre kendi dilinde okuduğunu anlamada ülke olarak dünyada 72 ülke arasında 50. sıradayız. Burada temel sorun son bahsettiğim şeydeki gibi biz okuduğumuzu anlamıyoruz çünkü okurken elimize geçen verilerle ne yapacağımızı bize öğretmediler. Bu konuda bizi düşünceye sevketmediler. Bu ilk defa okuma yazma öğrenen bir öğrenciye harfleri öğretip ve bu harflerin yan yana gelerek oluşturacağı kelimeleri, cümleleri oluşturmak için nasıl yan yana getireceğini öğretmemek gibidir.  Dersi geçmek istediğinde kitabın bir sayfasını ezberlemenin yetmesi yerine yorum yapabilme kabiliyeti kazandırabilirsek okuduğumuzu da anlarız. Elimizdeki verilerle ne yapabileceğimizi biliriz. 

Ülkemizdeki eğitim konusunda eksiklikle ilgili bahsetmek istediğim bir konuda daha var. Aslında bu problem çözülürse ülkemizdeki problemlerin çoğunun da çözüleceğini düşünüyorum. İskandinav ülkelerinin neden çoğu konuda  bu kadar fazla geliştiğinin göstergesidir. Eğitimde öğrenciye her zaman ben değil biz diyebilmeyi öğretmek gerekmektedir. İsveç'te bu anaokulunda üniversiteye kadar her daim eğitimde uygulanan ders işleme biçimi. İsveç'te hoca gelir dönem başında öğrencilerin 3'erli veya 4'erli gruplara ayrılmasını ister. Hoca gerekli gördüğü yerde grupların dengeli olması için küçük değişiklikler yapar. Bu gruplara derse göre her gruba birkaç farklı proje verir. Projeler derste öğrenilecek şeylerin hoca gözetiminde kullanmasını sağlamakta. Mesela hoca bir hafta ders işler diğer hafta gruplara verilen projeye dersteki öğrenilenleri uygulanması için öğrencileri serbest bırakır. Bir dönem sonunda o derste öğrendiklerini bir projenin tamamında kullanmışsındır. Müfredatlar da bir dersi konu konu değil de hocanın vereceği projenin tamamında o bilgileri kullanacak şekilde düzenlenmiştir. Asıl bahsetmek istediğim yere gelince takım çalışmasının öğrencilere öğretilmesi konusudur. Dersi geçmek veya kalmak grupça olmaktadır. Bu sayede projeler yapılırken öğrenciler grup arkadaşını destekler, iş paylaşımı yapılır. Çünkü öğrenci biliyordur ki ben üstüme düşeni yaptım, gerisi banane diyerek kendisi de dersten kalma sonucuna ulaşacaktır. Bu çalışmalar yapılırken öğrenciler öğretilenleri nerede nasıl uygulayabileceğini, toplum içinde bencil olmamayı, üstüne düşen görevi yapmayı, arkadaşlarının yerine kendini koyabilmeyi, başkalarıyla uyumlu çalışmayı, zorluklara karşı sabrı ve hatta insanlar arası iyi iletişim kurabilmeyi öğretmektedir.

İnanın İsveç'te eğitim görürken o grup çalışmaları sayesinde İsveçli arkadaşlarımla kısa süresinde daha samimi oldum. Ülkeye kısa sürede adapte oldum. Ayrıca grup çalışmalarında İsveçli arkadaşlarım ve hocalığımın mentörlüğü sayesinde o derste öğretilenler aklıma uygulamalı olarak kazındı. Bugün sorsanız üstünden yıllar geçmiş olsa bile o bilgileri hatırlamakla kalmayıp gerek duyulduğunda o bilgilerle ne yapacağımı ve nasıl kullanacağımı biliyorum. Bunu İsveç'te eğitim gördüğüm dönemde sadece 4 farklı derste 4 farklı grup projesi yaparak diyebiliyorum. 

Tüm eğitimimi İsveç'te tamamlama fırsatım olsaydı acaba nasıl olurdu diye aklıma geldikçe kendime sorarım.

Ben bunları düşünüyorum. Ya siz bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?

Y.A.

Tanısaydın Belki Severdin


Ne yapalım böyle ise böyledir. Yapacak bir şey yok. Buna da razı olup diğer razı oluşlarının yanına koy.

Sessizlik..

Ne kimsenin kimseye emek verecek sabrı, ne başka birine ayıracak vakti, ne de tanımak gibi bir isteği var. Her şey kendiliğinden hazır olsun, onu rahatlıkla alayım ve tüketeyim derdi var. "Sen ailenin yanında rahat mı büyüdün?" diye sorarlar. Herkes kendi ailesinin el bebeği veya gül bebeğidir. Herkes kendini bulunmaz hint kumaşı sanar. Sanar sanar ama sadece sanar. Herkes kendi dünyasının kralı, padişahı, siz adını ne koyarsanız koyun ondan sanar.

"Gerçekten tanımak ister miydin?" diyor sakince.

Bilmiyorum. Bildiğim bir şey seni görmek istediğimdir. Sen zavallı biri değilsin sadece komiksin diye ekliyordu. Ne yazık ki gururunu kıramıyordu. Dedim ya herkes kendi dünyasının kralıdır. Kendisi kral olunca başkasını piyon olarak kullanıp oyundan erken ayrılmasını rahatlıkla sağlayabilir. Piyonlar bir bir oyundan ayrılınca oyundan ayrılma sırasının kendisine yaklaştığını farketmiyordu. Bazı şeyler alışkanlıktan olsa gerek içten istemese de bazı konularda çevresine güzel gözükmek için için kendisinde bir zorunluluk hissediyor.

Önce sen diye yaklaşıyor. "Siz?" diyor susuyor çaresizce bakınıyor etrafına. Daha sonrasında sadece uzaktan bakıyor. Elini uzatır gibisinden havaya kaldırmaya yeltenirken bir anda benliğine yenik düşüp kendisini ucu çıkmaz bir sokağa bırakıyordu. 



Erzincan ve Erzurum Gezisi

Erzincan Güneyindeki Köyden Fotoğraf

Merhabalar, 

Daha önceden baktığın yerlere bir de farklı açıdan bakmak güzel olmaz mıydı? Defalarca kez gittiğim Erzincan'ı bu sefer doğal güzellerini gezmek istedim. Erzincan'ı tanıttığım önceki gezi yazısına bakmak isterseniz "Bu Sefer Yolum Erzincan'a Düştü" adlı yazıma da bir göz atabilirsiniz.

Ülkemizde çok fazla bilmediğimiz doğal güzellikler var. Gezdim, gördüm dediğiniz yerleri gerçekten gezdiğinizi düşünüyor musunuz? Bir şehir merkezinden ayrılıp köylerine, kasabalarına gittiğinizde oraların daha güzel olduğunu görürsünüz. Görmekle kalmayıp o şehirle ilgili bilmediğiniz bilgilerle donanırsınız.

Son yıllarda ülkemizde kuraklıklardan bahsederken bu sene her yere sanırım bolca kar ve yağmur yağmış gibi duruyor. En azından bunu Erzincan ve Erzurum için diyebilirim. Irmaklar, dereler ve göller dolmuş taşmış. Eriyen karlardan beslenen kaynaklar sular buz gibi çağlıyor. Haziran aynının ortalarındayız. Havalar aşırı ısındı. Fakat hala birçok dağın tepesinde karlar erimemiş. Yükselti arttığından ve erimeyen karların etkisiyle paylaştığım fotoğraflardaki yerlerde yaz aylarında bile serin serin oturup çayınızı içebilirsiniz.
Erzincan Güneyindeki Köyden Fotoğraf

Erzincan şehir merkezinin güneyinde Ergan dağı var. Tunceli ilinin kuzeyinde bulanan Munzur Sıra Dağlarının Erzincan tarafına bakan kısımdaki dağın ismidir Ergan dağı. Şehirde burayı herkes bilir çünkü buralar serin yerleşim yerleridir. Ergan dağının yamacında irili ufaklı köy veya bağ evleri vardır. Yaz kış serin olduğu için yazları insanlar bu bölgelere gelir. Ergan dağının tepelerine doğru 2970 metre yükseltide 2012 yılında kayak tesisi kurulmuş. Pist 12 kilometre uzunluğunda. Yolunuz düşerse Ergan dağı kış aylarında kayak için, yaz aylarında insanların serin yerlere kaçış noktası olarak düşünebilirsiniz.
Erzincan Ergan Dağı Kayak Tesisleri
Erzincan Ergan Dağı Kayak Tesisleri Göl Manzarası
Erzurum kış memleketi olarak bilinir. İlk defa Erzurum'a yaz ayında giden biri olarak şehir merkezinde bile serin havası olduğunu gördüm. Her köşede bir çay evi var. Yaz ayında bile hava serin olduğu için yaz kış burada herkes çay içiyor. Çayı da kıtlama içiyorlar. Dadaş çayı az demli olduğu için çokça içebilirsiniz. 

Erzurum'da bir de Anadolu Selçuklu döneminin en büyük medresesi olan Çifte Minareli Medrese var. Gezmenizi öneririm. 1275 yılında yapılmış olmasına rağmen hala ihtişamını korumakta.
Erzurum Çifte Minareli Medrese
Erzurum Çifte Minareli Medrese İçerisi
Tarihi Erzurum evleri 2 katlı, kalın duvarlı, duvarlarda yüklükler ve rafları olan evlermiş. Şehir merkezinde olan Erzurum evlerini yansıtan ve çay bahçesi olarak kullanılan yere gittik. Tarihi mekanda çaylarınızı yudumlamak gerçekten insana keyif veriyor. Tavsiye ederim.
Tarihi Erzurum Evi
Tarihi Erzurum Evi 2
Erzurum yemekleri denince akla ilk Cağ Kebabı gelir. Cağ kebabının mucidi olarak marka tesciline sahip olan bir restorana gittik. Erzurum'a gelmişken Cağ kebabının hasını yiyelim dedik. Bu restoranı oraya gidince öğrendim. Duvarlarında önceden buraya gelmiş neredeyse yüzlerce ünlünün fotoğrafını da görebilirsiniz.
Erzurum Cağ Kebabı

Bayramlar Mı Eskidi Bizler Mi Yaşlandık


Bayram demek tatil demek değildi. Üç günlük bayramlar daha fazla tatil yapılsın diye haftasonları ile birleştirilip dokuz gün tatil yapılmazdı. Yani bayramlarımız tatil için değil, gerçekten bayramdı bizler için. Bayram sabahları erkenden kalkılır. Bayram namazı için caminin yolu tutulur. Namaz sonrası evde bayramlaşma heyecanı içinde büyük küçük herkes sıraya girerdi. Küçükler büyüklerin ellerini öperdi. Aradaki kırgınlıklar unutulur. Kıskançlık ve haset nedir bilmezdik bayramlarımızda.  

Kapı kapı dolaştığımız evlerimiz vardı. Gittiğimiz kapıdan, çaldığımız zilden emindik. Kapılar muhakkak açılır ve çocuklara harçlık, şeker verilmeden gönderilmezdi. Kapılar çocuklara ardına kadar açıktı. Çocuklar mutlu mesut bayramı yaşardı. Bir sonraki bayramlar dört gözle beklenirdi. 

Peki ne oldu bizlere? Bayramlar mı eskidi bizler mi yaşlandık.

Bilir misiniz şarkıcı İbrahim Sesigüzel'i? O yıllara özlemini "Mutlu bayramlar vardı, Kimbilir nerde kaldı." diye ne güzel şarkısında dile getirmiş.

Benim balonlarım vardı
Onları kimler aldı
Mutlu bayramlar vardı
Kimbilir nerde kaldı

Dostumdu benim balonlar
Çocuklar beni anlar
O çocuklar ve o balonlar

O çocuk yüzlü bayramlar şimdi nerdeler
Hani nerde o ışıklar çocuksu sevgiler
Gitti mi yoksa yine gelir mi o günler
Nerde kaldı masallar sevgiler günler

Söylenen bütün masallara inanırdık
Onlar mı bizi kandırdı biz mi aldandık
Bayramları bekler bayramları yaşardık
Bayramlar mı eskidi bizler mi yaşlandık
 

Acı Bir Kahve Tadında Yazı



Merhaba,

Bugün 1 Nisan ve şaka gibi gün olduğunu belirtmeyeceğim. Birkaç gündür soğuyan ve hatta kar yağışlı günlere rağmen bugün hava ısınmaya başladı. Arka bahçedeki ağaç çiçek açmış. Çiçek açan ağaçları görünce insanın yüzüne güzel bir tebessüm düşüyor. Ölmüş, gri ve soğuk bir hale dönmüş doğanın yeniden canlanmasını izlemek kadar keyifli bir şey yok. En azından camımın kenarında duran kaktüsten bile baharın geldiğini anlayabiliyorum. İnanır mısınız kaktüsümün üzerinde otuzdan fazla çiçek tomurucuğu var. Kendisi küçücüktü ve yedi yıldır o kaktüse bakıyorum. Şimdi bana fazlaca çiçek açarak teşekkür ediyor. Bazıları kaktüslerin yılda 1 veya 2 kez çiçek açtığını söyler ama kaktüsüm yılda 4-5 kez açıyor. Kışın bile çiçek açtığını görüyorum.

İyi misin?

Havalar bir ısınıp bir soğuyor. Aman dikkat edin ve sıcak havaya kanıp yanınıza mont almadan çıkmayın. Buna dikkat etmeyen çok fazla insan var ki etrafımındakilerin çoğunu şu an hasta olarak görmekteyim. Bu yazıyı okuduğunuzda belki Mayıs ayında olacağız ama o zaman da bir soğuyan bir ısınan havaları büyük ihtimalle görmeye devam edeceğiz. Hatta kar yağdığını bile görebilirsiniz. Çünkü Nisan ayının ortasında buraya az da olsa kar bile yağdı.

Nisan ayının sonuna doğru Ramazan ayına girmeden evde tam teşekküllü bir bahar temizliği yapıldı. Temizlik kelimesinin her türlüsü güzel. İnsanın içi açılıyor. Evdeki çiçeklerin bile saksılarını ve topraklarını değiştirdim. Bahar gelince çiçeklerimin de bir güzel rahatlamasını istedim. Böylece daha güzel ve daha çok çiçek açacaklar. Bahar ayını severim ama kış ayları da güzeldir. Hep kış veya yaz olsaydı o zaman da sıkıcı olurdu. Her şeyin tam kararında olması her zaman daha güzeldir.

2017 yılının yaz ayından beri beklediğim dizi Game of Thrones'un final sezonu nihayet bu ay yayınlanmaya başladı. 6 bölümden oluşacak bu kısa sürede biraz Netflix dizi serüvenime ara vermek iyi olacaktır. Eğer ara vermezsem Netflix'te izlesem de olur izlemesem de olur denilir tarzda yani tabirimle çerezlik dizilerle haşır neşir olacağım. Buna hiç gerek yok.

Biraz da günün önemine dikkat çekelim.

İnternet üzerinde gördüğüm bir video'da halka basit bir soru soruyorlar. Bu soru sadece ''23 Nisan'da neyi kutluyoruz?'' Çoğu kişi neden kutlandığını bilmiyorum veya cumhuriyet'in kurulması ile karıştırıyor. Meclis açıldı diyebilen pek olmamış. Birine tarih dersi vermek haddime düşmez ama sanırım bu durum benim canımı biraz sıkmış olacak ki azıcık açıklama ihtiyacı duydum. Eksik isem beni tamamlarsanız memnun olurum.

1. Dünya savaşından yenik ayrılan Osmanlı devletinin topraklarını işgale başlayan itilaf devletlerine karşı bir an önce milli mücadelenin başlatılması için Anadolu'ya geçen Mustafa Kemal ve subay arkadaşları yayınlanan bildiriler ve yapılan kongreler sonunda halkında da desteğini alarak işgal bölgelerinden uzak yani 23 Nisan 1920 yılı Ankara'da bir meclis kuruldu. Meclisin açılışı milletin egemenliğinin somut bir göstergesi olmuştur. Bu meclis daha sonra cımhuriyeti ilan ederek ülkemizin temel yapıtaşı olmuştur. Yani 23 Nisan  1920 Birinci Büyük Millet Meclisi’nin açıldığı ve Türk halkının egemenliğini ilân ettiği tarihtir. Mustafa Kemal Atatürk, 23 Nisan 1924'te 23 Nisan gününün bayram olarak kutlanmasına karar vermiştir. Bu tarihten 5 yıl sonra 23 Nisan 1929’da Atatürk bu bayramı çocuklara armağan etmiştir ve 23 Nisan ilk defa 1929 yılında Çocuk Bayramı olarak da kutlanmaya başlanmıştır.

Sanırım bu bilgileri ilk defa ilkokulda iken bana öğretilmişti. Eskiden haftalar öncesinden her okuldan öğrenciler birleşir  bu milli bayramları kutlamak için stadyumlarda etkinlikler düzenlerdik. Ben mesela okul çağımda defalarca milli bayramları kutlamak için renkli karton panolarla yazılar yazdığımızı ve okulun bando takımına severek katıldığımı biliyorum. 23 Nisan, 19 Mayıs veya 29 Ekim yaklaşırken heyecanla ve isteyerek gösteri çalışmaları yapardık. Şimdi ise günün anlam önemini hatırlayamayan veya ilgisiz nesiller yetişmesi acaba nedendir?


Tarihlerini bilmeyen milletler, yok olmaya mahkumdur. - Mustafa Kemal Atatürk.



30'a 1 Kala


Son zamanları burayı biraz ihmal ettim biliyorum. Sanırım bir şeylerin olmasını bekler gibiydim. Artık 29 yaşındayım. 30'a 1 kala da denilebilir. Kendimi bu yaşa geldiğimde bambaşka düşünürdüm ve ne kadar uzun bir zaman var gibi gelirdi. Şu an halimden memnun musun derseniz memnun olmadığım anlamına gelmez ama ben yine de hayallerimin peşinden koşmaya çalışıyorum. Kimse bilmese, görmese de çalışıyorum. 

Bazen diyorum keşke kendimi bu kadar dinleyen biri ve karşındakini hep kendi yerine koyan biri olmasam. Keşke karşındaki insan için komplike ve ince düşünen biri olmasam. İnsanın yaradılışı gereği her insanın yapısı farklıdır ve bazı şeyler elinde değildir. Deniyorum.. Çünkü zamanla insanlar seni yıpratıyor. Sanırım 10 yaşımda da 20 yaşımda da kendimi çoğu zaman 40 yaşında hissettim. Şimdi de sorsanız aynı şeyi söylerim. Ortaokul fen bilgisi öğretmenim ve lise almanca öğretmenim bile aileme yaşıma göre biraz fazla mülayim ve ağır başlı biri olduğumu söylemişlerdi. Bunu şimdi daha iyi anlıyorum

Yanlış insanlar ile yanlış yerde olmak ve gereksiz şeylere özür dilemek için hayat kısa. Hayat kısa, çılgınlar gibi yaşamak da çözüm. Sırt çantamı alır, oh mis gibi dünyayı gezerim de diyebilirsin. Tüm sorumluluklarını reddedip bir yerlere kaçabilirsin. Yalnız kendi iç muhasebenden kaçamazsın. 

Sen insanları sev. Kardeşini, dostununu, akrabalarını ve tüm insanları sev. Onlar senden uzak duruyorsa ve sadece çıkar için yanında ise takma! Sen yine de onları karşılıksız sev. Yeter ki severken incitme, kırma ve kendin ol. Her yaşını doldurduğunda insanlar ile kötü olma. Eğer aksini düşünürsen merak etme! Hayat her zaman devam edecek bazen hep birlikte bazen de yanındaki eksiklerle. İyi düşün, taşın.. Belki de bu son fırsatın olabilir.

Sonuçta yaşadığın her şey senin seçimin, sonunda hakettim bunu diyebilmek ne büyük huzur. Unutma kendi değerini de bil.

Tabii hayatımda her şey bu kadar karışık değil. Bunlar sadece benim kendi iç dünyamda bocaladığım bazı şeyler.

Biraz basit şeyler söyleyim. Klasik şeyleri yapmayı severim. Etrafımdakiler elit şeyleri sevdiğimi söyleseler de ben kendimi sade biri olduğumu düşünüyorum. Benim bir bozuk para ve bir de posta pulu koleksiyonum var. Bir de daha önceden bir dönem yapıp daha sonra ekipmanlarım olmadığı için yapamadığım ebru sanatı var. Yeni aldığım ebru teknem, boyalarım ve fırçalarımla umarım kendimi daha da geliştiririm. Bir işi yapmaya karar verirsem kesinlikle o işi yaparım. Galiba kendimin neyi sevip sevmediğimi o kadar iyi biliyorum ki bir şeyi yaparken sıkılıp yarım bıraktığım çok nadirdir.

İlk blog yazımı 2012 yılında paylaşmışım ve şimdi bu yazıyı 2019'da paylaşıyorum. O zamandan bu zamana çok şey değişti. Tek değişmeyen güzel şey bloğumda yazı yayınlarken beni her zaman mutlu hissetirmesi.


Y.A.

Plastik Poşetler Neden Bu Kadar Tartışma Konusu Oldu?


Bu yazıyı plastik poşetler paralı olmadan önce yazacaktım fakat bir kenara çekilip biraz bekledikten sonra çevremdeki insanların tepkisine şöyle bir bakmak istedim. Plastik poşetler paralı oldu. İyi ki de insanlarımızın tepkisine bakmışım. Tahmin ettiğimden daha fazla tepki gelince şaşırdım. Bir röportajda vatandaş, markete o kadar para veriyoruz bir de bunun için mi verelim?, demesi açıkçası çoğumuzun bu işin ehemmiyetinin farkında olamadığını gösterir. Bir plastik poşet düşünün ve doğaya yani toprağa atarsan poşetin kalınlığına bağlı olarak  500 ile 1000 yıl arasında kayboluyor. İki günde bir poşet kullanıp attığınızı düşünün ve bunu ömrü boyunuzca yaparsanız doğaya verilen zarar bir kişi için bile hesaplanamaz hal alıyor. Doğada poşetler bin yılı bulan çözünme süreci geçirirken içindeki kimyasallar toprağa veya suya sızıyor. O topraklarda tarım yapılsa, o sular içilse toplumlara bir sürü sağlık  problemlerine sebep olacak. Herkes çocuğuna iyi bir gelecek sunmak istiyor fakat kimse kendisinden sonraki 4-5 neslin geleceğini düşünmüyor. Bir de bu işin doğadaki hayvanların plastikleri yemesi veya üstüne takılıp onlara zarar vermesi boyutu var.

Bir başka röportajda paralı poşet uygulamasını kabul eden vatandaş bu sefer olayı kendisine fayda yerine ceza gibi gördüğünden, poşete para veriliyor lakin bizim para verdiğimiz şeyin üstünde neden kendi reklamlarına izin veriliyor, demiş. Marketlerin reklamlarını yaptığımız için marketlerin bize para vermesi lazım denmiş. Bir poşeti bu kadar laf söz edeceğimize neden kimse yanına bir bez çanta almayı düşünmüyor?

2012 yılında yaz aylarında İsveç'e gitmiştim. Şöyle yaşayacağım şehrin etrafını göreyim diye dolaşırken markete girmiştim. Su ve birkaç bir şey alıp kasaya geldiğimde bana poşet ister misiniz diye soruldu. Neden soruyorsunuz diye sorunca paralı olduğu yanıtını almıştım. İlk başta ben de şaşırmıştım. Çünkü hayatımda ilk defa böyle bir uygulama ile karşılaşmıştım. Daha sonra hiç yadırgamadan sonraki alışverişlerim için hep çantamla markete gitmiştim. Geri dönüşüm bilinci daha önceden oluşmuş olduğu için kimse poşetlerin üstünde marketlerin amblemi var demiyordu. Tüm satılan poşetlerde satan marketin amblemleri gayet vardı. 2012-2013 yıllarında sadece marketlerde poşetler paralı idi. Daha sonra haberlerde öğrendiğime göre 2016 yılında ülkede mağazalar da dahil olmak üzere tüm poşetler paralı olmuş. 

İsveç'te Plastikleri ve Tenekeleri Geri Dönüşüm İçin Toplama Makineleri - Fotoğraf: Janerik Henriksson

İsveç'te gördüğüm ve gördükten sonra 2012 yılından beri Türkiye'de de istediğim şey tüm marketlere cam, teneke ve plastik şişelerin geri dönüşüm için toplayan makinelerin konulmasının zorun olması. Makineye 33 cl, 0.5 litre, 1litre, 2 litre, 2.5 litre gibi tüm ebatlarda şişeler atılıyor ve karşılığında makbuz yoluyla size para veriliyor. Bu makbuz ile ister para ile poşet alın isterseniz de market alışverişinizden düşsün. Benim yaptığım bir seçenek olan bir yardım kuruluşuna da bağışlayabiliyordunuz. Bu yolla hem vatandaş geri dönüşüm yapması için teşvik ediliyor hem de istediğiniz gibi kullanabileceğiniz az da olsa bir miktar paranız oluyor. Türkiye'de paralı poşet uygulamasını ilk defa duyunca yadırgamadan güzel bir uygulama ama yetmez daha fazlası gerekir diye düşündüm. Satılması için daha fazla yeni poşet üretilmesin, toplanan  pet şişelerden geri dönüşümle elde edilsin. Plastiği hayatımızdan atamayız ama geri dönüştürerek doğayı kirletmesine izin vermeden bazı alanlarda tekrar kullanmaya çalışabiliriz. 

Neden hep İsveç'ten bahsediyorsun derseniz bu söylediğim yolla ülkede çöp kalmamış. Yanlış duymayacaksınız ama yurtdışından çöp ithal eden ülke haline gelmiş. Ya geri dönüştürmüşler ya da elektrik üretmişler. 


Bu konuda siz ne düşünüyorsunuz? Yorumlarda belirtirseniz sevinirim.



Çocukça Şeyler

Çocukça Şeyler

Bugün okulun ilk günü. Üç aylık tatil geçip gitmişti. Bir anda kendimi kilometrelerce uzakta yeni bir şehirde bulmuştum. Daha bir hafta öncesine kadar palmiye, limon ağaçlarının arasından ayrılmış ve kendini bir anda sonbaharın çoktan geldiği soğuk bir yerde bulmuştum. Apartman dairesinde kendini bilmiş bir çocuk için bahçeli bir eve taşınmak gerçekten çok farklı bir şeydi. Bahçesi büyükçe ve yaklaşık 50-60 yıllık bir eve taşınmıştık. Burada bulanan evleri zamanında Almanlar yaptığı için farklı bir mimarisi vardı. Panjurlu pencreleri ve bir de yuvarlak penceresi olan evi çocuk aklı ile sanki masal kitaplarından çıktığını düşünmüştüm. Havasını biraz karanlık ve serin gördüğü şehirde mahallede arkadaş olabileceği kimse bulamadığından kendini bir anda yalnız hissetmişti. Oysa geldiği yerde her yerden çocuk sesleri geliyor, birçok arkadaşı vardı. 

Bugün okulun ilk günü. Aslına bakarsanız benim için okulun ilk günü idi. Babam beni il­kokul birinci sınıfa kaydetmek üzere okula götürdü. Taşınma sürecinden okulun ilk gününü kaçırmıştım. Düşünüp arkaya bakınca aniden yeni bir şehir, yeni bir okul, yeni arkadaşlar içinde kendini bulmuş küçük yaştaki bir çocuk için kolay bir durum değildir.

Karşı kapıdan bana doğru gelen birini gördüm ve gelen öğretmenimdi. Önce benimle tanışmak istedi ve neşeli tavırla eğilip sarıldı. Sonra beni kalabalık bir sınıfa götürdü. Gördüğüm kadarıyla burada herkes daha öncesinden birbirleriyle tanışıyordu. Son yazımı geçirmiş olduğum ve bir daha göremeyeceğimi düşündüğüm şehri düşünün­ce okul bana o denli halsiz göründü ki! Arkamda bıraktığım kilometrelerce uzakta olan arkadaşlarımı düşünüyor, onları bir daha göremeyece­ğime üzülüyordum. 

İçimden, "İşte sana ilk gün. Sanırım derslere başlamışlar. Derste ne öğreneceğimizden bile habersizim" diye geçiriyor­dum. Çıkışta evin yolunu öğrenmeye gerçekten de ihtiyacım var­dı. Çünkü daha birkaç gün önce şehre gelmişiz. Çıkışta okuldan beni almaya almaya geleceklerini düşünüyorum. Anaokuluna giderken arkadaşlarımla kendim gidip gelebiliyordum. Burada kimseyi tanımadığımdan önce bazı şeyleri kendim sıfırdan tekrar öğrenmem gerekecekti. 

Gel zaman git zaman yavaş yavaş şehri öğrenmiştim. Sınıftan birinin evimin yakınında oturduğunu öğrenmiştim. Bu arkadaş birgün sınıfta kendisine yeni bir bilgisayar alındığından bahsediyordu. O kadar çok övüyordu ki her şeyi yapabildiğini iddia ediyordu. Sınıftakiler gerçekten merak ediyorlardı. Bahsettiğim dönemde siyah beyaz ekranlı cep telefonları dahi yoktu. Biz o zamanlar çocuk halimizle hayran hayran hikayeleri dinlerken bahsedilen bilgisayar hakkında büyüklerin çoğu bile ne olduğunu bilmiyordu. Çünkü o zamanlar bilgi alabileceğimiz internet yoktu ve hatta okulda sadece bir bilgisayar vardı. O bilgisayar da müdürün odasında cam duvarın ardında durduğundan ulaşılamaz ama her şeyi yapabildiğine inandığımız bir cihazdı. Bir gün bilgisayara sahip olan çocuk ile birlikte eve giderken beni evine çağırdı. 


Çocuk aklı ile bu müthiş bir olaydı. İlk defa bir bilgisayara dokunacaktım. Eve geç gideceğimi aileme haber etmem için eve gitmem gerekirdi. Bu fırsatı da kaçıramazdım. Biraz bilgisayara bakar hemen eve geçerim dedim. Çocuğun evine gittik, monitorun altında yatay bir şekilde konmuş kasadan bilgisayarı açtı. Çok iyi hatırlıyorum bilgisayar bozulacak diye kasasına dahi dokundurmamıştı. İşletim sistemi windows 95 olduğunu hatırlıyorum. Oyun açacağım diye disket denen şeyi takmıştı. Birşeyleri kurcaladı ama pek bir şey de yapamamıştı. Kasadan disketin çıkardığı tak tük diye seslerden başka bir şey anlamamıştım. Çocuk olduğumuz için zaman duygumuz pek yoktu. Zaman hızlı geçmiş fakat aklımda muhteşem olarak hayal ettiğim bir cihaz benim için artık  işe yaramaz bir şey olarak gözükmüştü. Eve doğru koyulurken çekiniyordum çünkü hava kararmaya başlamıştı. Bir şey anlamadığım bir cihazı görmüş, hayatımda belki ilk defa ailemden bu kadar çok azar işitmiş olarak günüm geçmişti. Ben kayboldum diye her yere sormuşlar. Belki taşınalı bir ay bile olmamış bir yerde çocuklarnı kaybetme düşüncesini şimdi düşününce akıl bile alınamaz. Çocuk halimle aileme karşı kendimi çok mahçup hissetmiştim. Nedeni ise ilk defa yüreklerini hoplatacak bir hareket yapmıştım. Çocuk aklıydı ve anlamsızca merak edeceklerini bir an bile düşünmemiştim değil, düşünememiştim.

Burada ben küçük yaşta hatırladığım bir tecrübeyi size aktarmış olabilirim. Ben biraz iyi niyetli insanlarla veya biraz bencilce de olsa sınıf arkadaşımla karşılaştığım için de şanslı olabilirim. Eğer bu yazıyı okuyup çocuğu olan okurlarım varsa hattime düşmez yine de çocuklarınıza dikkat edin. Yedi yaşında okula yeni başlamış çocuklar dünyayı ilk defa tanıdığı için merak duyguları gelişmiş oluyor. Onlarla sürekli sohbet edin ve ilk tecrübelerine siz şahitlik edin. Özellikle küçük yaşta okul değiştirmiş veya şehir değiştirmiş aileler çocularınızın ruh halini düşünün. Ona göre hareket edin.

Bilgisayarı olan çocuk ile o günden sonra pek arkadaş olmamaya çalıştım. Her şeyi abartılı anlatıp hiçbir eşyasına dokundurmamaya devam ediyordu zaten. Hikayemize de burada son verelim.


Y.A








Biri Karadeniz Mi Dedi?


Trabzon

Kendime uzun zamandır verdiğim bir sözü gerçekleştirdim. Evet, Karadeniz'in doğusunu gezdim. Gezi ile birlikte ülkemizin ne kadar güzel olduğunu birkez daha gördüm. Klasik bir söz gibi gelecek ama gerçekten ülkemizin dört bir yanı cennet. Karadeniz'i öyle benim yaptığım gibi dört günde gezemezsiniz. Gezip görmediğim daha çok yer olduğunu biliyorum ve gezmek için Karadeniz'e bir daha gitmem gerektiğini not defterimin kenarına büyük puntalarla yazdım. 

Samsun'dan yola çıkıp yeşillikleri görünce işte Karadeniz'e geldim diyebilirsiniz. Karadeniz'in güzel bir yanı tüm şehirlerin deniz kıyısı boyunca sıralanması ve birbirine çok yakın olmasıdır. Ünye şehir merkezine geldiğimizde balıkçı tekneleri ve barakalarının bazıları kötü görüntü dese de ben güzel bir görüntü oluşturduğunu söyleyebilirim. Şehir merkezinde uzunca bir iskele üstünde onlarca insanın yürüyüş yaptığını, balık tuttuğunu ve fotoğraf çektiğini görebilirsiniz. 


Karadeniz'in kır pidesi meşhur ve bunu herkes tereddütsüz bilir. Bilir lakin Ordu'nun Bolaman ilçesinin pidesi ayrı meşhur. Pidenin lezzetli olması yanında bulunduğu mekan da çok güzel. Kendinizi sahil kenarına bırakıyorsunuz, denizin ılık esintisi ve martıların sesi altında sıcak Karadeniz kır pidesini afiyetle yiyorsunuz. Fatsa'yı geçince Karadeniz eski sahil yoluna saparsanız Perşembe ilçesine gelmeden Bolaman'ı görürsünüz. Bolaman'a geldiğinizde buraya uğramadan geçerseniz bence pişman olursunuz. Ben de bir tavsiye üzerine keşfettiğim için dostlarınıza tavsiye edin çünkü manzarası kesinlikle eşsiz.


Bolaman'dan Perşembe'ye doğru çıktıktan yaklaşık 5-10 km sonra Medrese önüne varınca yol kenarında Uzun Saçlının mekanınında yediğiniz pidenin üstüne deniz manzarası karşısında çayınızı içebilirsiniz. Çayı kaynak suyundan ateşi fındık kabuğundan olan çay içmek isterseniz 48 yıllık Uzun Saçlı'nın yerine uğramadan geçmeyin derim. Mekanın sahibi Nusret Doğan abimizin saçları çay yapa yapa ağardığını mekanın önündeki fotoğraftan da görebilirsiniz. Yolu buraya düşenlerin dediğine göre yıllar geçse de çaylar ilk gün ki lezzetinde hiçbir şey kaybetmemiş. Sırf bu yüzden yeni Karadeniz yolu yerine yolları virajları olsa da eski sahil yolunu tercih edenler var.



Ordu ili merkezine gelince şehrin merkezinden geçen ve Boztepe'ye uzanan devasa bir teleferik göreceksiniz. Samsun'dan başlayıp Karadeniz yolundan Giresun, Trabzon, Rize'ye doğru yol alan birçok kişi yol üstündeki telefiriği görüp Boztepe'den muhteşem Ordu manzarasını izlemeden geçmiyor. Sanırım bu nedenle şehir merkezinde trafik çok yoğun. Eğer şanslı değilseniz araba parkedecek yer bulmak gerçekten çok zor.

İlk başta ana yol üzerinden geçen teleriği görünce ben de şaşırmıştım. Yaklaşık yerden 510 metre yükseklikten ve 2350 metre uzunluğu olan teleferikten manzara çok güzel. İlk başta korkutucu gibi görünse de teleferiğe bindikten sonra tekrar tekrar binmek isteyeceksiniz. Zaten Boztepe'ye teleferik ile çıkmışsanız geri aynı şekilde teleferik ile inmek zorundasınız. Minibüsler sizi şehir merkezine götürüyor olsa Ordu manzarası eşliğinde daha hızlı şehir merkezine inebilirsiniz.




Trabzon şehir merkezine geldiğimizde ilk gittiğim yer Atatürk köşkü oldu. Çam ormanları içinde yer alan bina 1890'larda yapılmış ve dönemin Avrupa simgeleri yapımında kullanılmış. Atatürk, Trabzona 1924 yılında ilk kez geldiğinde burada iki gece ağırlanmış. Atatürk'ün burayı beğenmesi üstüne daha sonra Atatürk'e hediye edilmiş, yalnız 1937 Atatürk tüm mirasını hazineye bağışlamıştır.

İlerleyen yıllarda Trabzon belediyesi tarafından alınıp müze haline dönüştürülmüştür. Müzede, 19. yy sonu ile 20 yy. ait, mobilyalar, porselenler, halılar ve Atatürk'e ait tablolardan oluşan eserler sergilenmektedir.


Atatürk'ün Trabzon Atatürk köşkünde kaldığı oda
Trabzon şehir merkezine geçince karnımız da acıktı. Anlamı büyük olan tarihi bir mekana gidip kavurmalı pilav yemek için Kalkanoğlu pilavcısına gittim. 1853'de Osmanlı-Rus savaşı sırasında Osmanlı ordusu Trabzon limanında toplanır. Osmanlı'nın birçok probleminin olduğu bu dönemde ordunun en çok sıkıntısını çektiği şeyler yiyecek ve giyecekti. Yiyecek olarak askere her gün ancak pilav, hoşaf, ekmek verilebiliyordu. Bu durumu gören o zamanki Trabzon Valisi Osman Efendi, Padişahtan çok iyi pilavcı başı ister. Padişah, pilavını çok sevdiği Kalkanoğlu lakaplı Süleyman Ağa'dan Trabzon'a gitmesini ister. Asker dışında halk da pilav yemesi için aşevi açılır ve burada pilav hoşaf halka bedava dağıtılır. Vali pilavın böyle dağıtılması adil değil herkese eşit miktarda verilmesi için terazi ile tartın verin diye emir verir.

Kırım harbinin sona ermesinden sonra 1856'dan beri Kalkanoğlu pilav lokantası adı altında aynı lezzeti koruyarak nesilden nesile aktarılarak hala hizmet vermektedir. Ben de gidip kavurmalı pilav ve hoşaflarını tattım. Gitmeniz de fayda vardır diye düşünüyorum.


Trabzon'a gidip de Uzungöl'e gidilmezse olmaz. Aslında Karadeniz gezimin temelini Uzungöl'e gitmek istemem oluşturdu. Kartpostallarda, televizyon programlarında her yerde Uzungöl'ü görüyordum fakat bir türlü gitmek nasip olmamıştı. Yeşillikleri geçip yeşilliklerin ortasında mavi nazar boncuğunu görünce Uzungöl'e geldiğinizi anlıyorsunuz. Gerçekten yaz mevsiminde bile serin ve temiz havası olduğu için yanınızda hırkanızı almadan gitmemezlik etmeyin derim. Sabah erken vakti gidildiğinde gerçekten sakin bir yer. İnsanlar gelmeye başlayınca inanılmaz araba kuyruklarının oluştuğunu belirtmek isterim.

Tek kötü şey gölün çevresindeki yeşilliklerin tahrip edilerek turist ağırlamak için pansiyonların aşırı fazla yapılmış olması. Umarım  bu güzellik daha fazla tahrip edilmeden insanlara sunulmaya devam edilir.

Uzungöl'e gidip etrafında yürüyüş yapmak gerçekten hoş. Temiz havası insanı gerçekten yoruyor. Yeşilliğin ve gölün koyu maviliği gerçekten bir zamandan sonra sizi hipnoz edercesine hayran bıraktırıyor.


Uzun gölü besleyen Fırtana deresiden kareler
Uzun gölü besleyen Fırtana deresiden kareler
Uzun gölü besleyen Fırtana deresiden kareler
Geziden dönerken yolkenarındaki Of'da bulunan Çaykur fabrikasından ve Tirebolu çıkışında bulunan Tirebolu 42 satış yerlerinden çaylarınızı almadan dönmeyin derim. Belki marketlerde bu paket çaylardan olabilir ama yerinden almak ayrı bir keyif gerçekten. :)

Giresun Tirebolu Şehir Merkezi
Giresun Tirebolu Şehir Merkezi

Bir koya oturuyorsun, ya denizi izliyorsun ya da gökyüzünü.
Bir şeyleri izlerken insan bir yandan da bir şeyleri özlüyor...


Ağustos ayının son haftası yaptığım geziyi sizlerle paylaşmak istedim.

Dönemine Damga Vurmuş Plaklar


Barış Manço

Barış Manço - Kol Düğmeleri (1967)
Fransa, Belçika, Çekoslovakya, Almanya derken birçok ülkede Belçikalı grup Les Mistigris ile birlikte konser veren Barış Manço, Les Mistigris grubu ile birlikte Sahibinin Sesi şirketiyle kendi besteleri ve iki türkü yorumunun olduğu iki 45’lik plak çıkardı.

Barış Manço Belçikalı Grup Les Mistigris'ten ayrılıp İstanbula geldikten sonra Kaygısızlar grubuna katılmış ve bu grubun üyeleri günümüzde herkesin tanıdığı MFÖ grubunun üyelerinden Mazhar Alanson ve Fuat Güner’di. Barış Manço’nun daha önce Bizim Gibi adıyla yayınlanan Kol Düğmeleri şarkısının ikinci versiyonunu 1967 yılında bu grup ile yapmıştır. Grafik tasarım ve mimarlık eğitimi de alan Barış Manço, bu 45'lik plağın kapağı olmak üzere birçok kendi plaklarının kapaklarını 60-70'lerin Türkiye'sinde hiç yapılmamış tarzda kendi tasarlamıştır.



Sezen Aksu

Sezen Aksu - Kaybolan Yıllar (1978)
Minik Serçe olarak herkesin bildiği Sezen Aksu'nun ilk plağının albüm kapağındaki ismi Sezen Seley olarak ilk 45'lik plağı Haydi Şansım/ Gel Bana 1975 yılında çıkmıştır. Bu isim değişikliğini Sezen Aksu'nun haberi olmadan yapım şirketi popüler isim oluşturmak için yapmıştır. Bu ilk plak projesi hemen hemen hiç satmayarak başarısız olmuştur. Aslında o dönem daha hiç tanınmayan Sezen Aksu için yapım şirketinin plak albümündeki izinsiz isim değişikliği sayesinde neredeyse hiç etkilenmemiştir. Bu albüm bir ara toplatılmış ve Seley yazan yerin üstünü kapatarak Aksu yazdırmıştır.  Sezen Aksu'nun tüm Türkiye'de adının bilinmesi sağlayan plak albümlerinden biri 1978 yılında çıkan Sezen Aksu Kaybolan Yıllar/ Neye Yarar 45'lik plağıdır.



Hümeyra

Hümeyra -  Sessiz Gemi (1975)
Yeşil Giresunlu tarafından Yahya Kemal Beyatlı'nın Sessiz Gemi şiirini Fransızca bir şarkıya söz olarak yerleştirdi ve o dönemde bu tarz çalışma Türkiye'de yapılan ilk çalışmalardandı. Hümeyra seslendirince de plak ülkemizde çok popüler olmuştur. Bakmak isterseniz müziği kullanılan şarkının adı Sans Toi Je Suis Soul'dir.



İlhan İrem

İlhan İrem - Yazık Oldu Yarınlara (1974)
İlhan İrem'in yaptığı ilk 45'lik plağı 1973 yılında Bazen Neşe Bazen Keder ile beklediği başarıyı yakalayamadı. Bu plağı günümüzde pek bulamamazın sebebi o dönem neredeyse hiç satmamasıdır.  İlhan İrem'in yapmış olduğu ikinci 45'liği ilk yüzünde Yazık Oldu Yarınlara şarkısı genç sanatçıyı bir anda en popüler sarkıcı konumuna getirdi. Diğer yüzünde bulunan Haydi Sil Gözlerini şarkısı da dönemin sevilen şarkısıdır. Bu plak çok satınca farklı bir kapakla ikinci kez satışa çıkmış ve içerisinde daha önce neredeyse hiç satmayan Bazen Neşe Bazen Keder ilk plağı ile Yazık Oldu Yarınlara plağı birlikte  bulunmaktadır.




Zeki Müren - Gözlerin Doğuyor Gecelerime (1988)
Sanat güneşi olarak bildiğimiz, ilanlarda gerçek sanatçı ve değişilmez sanaatkar olarak addedilen Zeki Müren'in kuşkusuz her plağı herkes tarafından beğenilmiştir. Ülkemizde 1960'ların ortalarında plak piyasası zirve yapmıştır. Bu yıllarda plak sanayisinin kralı tabii ki de Zeki Müren'dir. Plaklar, günümüzde eskisi kadar olmasa da tekrar popüler olmaya ve basılmaya başladı. Hala Zeki Müren plakları çok satmaktadır. Plak denince nedense ilk aklıma gelen sanat güneşimiz Zeki Müren olmaktadır. Sizin için plak denince ilk aklınıza hangi sanatçı geliyorsa yorumlarınızla belirtirseniz sevinirim.




Ajda Pekkan - Göz Göz Değdi Bana (1964)
Ajda Pekkan bir film yıldızı olarak çıktığı yolda kendisini bir anda popstar olma yolunda büyük adımlar atarken bulmuştur. Ses dergisinin sinemaya yeni yüzler kazandırmak amacıyla açılan yarışmada Hülya Koçyiğit'in ikinci olduğu yarışmada Ajda Pekkan birinci olmuştur. 1963 yılında ilk filmi Adanalı Tayfur'da seslendirdiği Göz Göz Değdi Bana şarkısı ile dikkat çekmiştir. Burada seslendirdiği şarkı ile Öztürk Serengil'in seslendirdiği Abidik Gubidik Twist şarkısıyla birlikte 45'lik plak olarak yayınlandı. 



dadaloğlu

Cem Karaca - Dadaloğlu (1970)
Tiyatrocu bir aileden gelen Cem Karaca sahnelere hiç de yabancı değildir. 1967 yılında Apaşlar grubuna katıldı ve aynı yıl Altın Mikrofon Yarışması'nda Emrah adlı beste ile ikinciliği kazandılar. O dönemde Cem Karaca Apaşlar grubunda batı müziği ile doğu müziğini sentezleyip Anadolu Rock müziği tarzda çalışmalar yaptı. Resimdeki Gözyaşları ve Bu Son Olsun gibi parça çalışmaları ile devam etmiştir. Apaşlar grubundan ayrılıp Kardaşlar grubuna katılan Cem Karaca, Dadaloğlu 45'lik plak çalışması ile büyük başarı elde edecekti. Bu çalışma dönemin plak listesini tutan dergilerinde bir numaraya kadar yükselecekti. Cem Kara ömrü boyunca şarkılarında fakirlerin, işçi sınıfının yanında olmuş ve bir dönem sürgün hayatı yaşamak zorunda kaldığından memleket hasretini çok iyi bildiğinden memleket hasretini şarkılarında bulabilirsiniz.



*Plaklar ile ilgili olduğumdan ve severek araştırdığımdan sizlerle de 45'lik plakları paylaşmak istedim.

Bir Pazar Denemesi


Nasılsın?

Son Konuştuğumuzdan beri epey zaman geçmiş. Burayı özledin mi?, derseniz hem de delicesine. Vakit ilerledikçe insanın daha çok bir şeyler çizip karaladığını ve yazdığını farkettim. Zamanın getirdiği yazma olgunluğu ile nedense okuyucu daha az yazdığını sezer. Gayet haklılar çünkü ortada bir olgu göremeyince böyle düşünmeleri normal. Her görünen köyün bir de görünmeyen kısmı olabilir. Yazma olgunluğu dediğim şey elindeki yazı denemelerini paylaşamamaya sebep oluyor. Bir şeyi söylemeden önce iki kez düşün dercesine yazıları paylaşmakta neredeyse üç kez düşünür hale getiriyor. Yazan kişi kendini daha iyi anlatabileceğini düşündüğü için yazılarını beğenememektedir. Yazmak da konuşmak gibi olduğu için ve  konuşmanın da yordamı olması sebebiyle daha iyi yolların olduğunu yazar çok iyi bilmektedir. Tecrübe kendini bilmeyi gerektirir. 

İyi misin?

Herkesin muhakkak en sevdiği bir kitap ve yazar vardır. O satırları okurken sizi alacak ve başka diyarlara götürecek  o cümleye gelmişsindir. Birkaç saniye durur ve baştan tekrar okursun. Karşında seni tanıyan en yakın dostun konuşuyormuş gibi senin duygularına, hissettiklerine tercüman olmaktadır. Hatta bu bundan daha iyi anlatılamazdı izlenimine kapılırsınız. Birçoğumuz bu nedenle kitap okurken kalemle, kağıtla can alıcı gördüğü cümleleri not alarak okur. Notları tekrar okuyunca ilk kez keşfettiği yerlere tekrar gideceğini iyi bilir.

İyi pazarlar..