Alsak Alsak Hangi İşletim Sistemli Bilgisayarı Alsak?

Mac

Günlük hayatta çok duyduğum birkaç laf var. "O kadar çok para Apple Mac bilgisayara verilir mi?" veya "Bedava Linux işletim sistemli bilgisayarlar varken hala neden Windows kullanıyorsun?" Eğer bu soruları bir başkasına soruyorsan gerçekten bu konu hakkında herhangi bir bilgi sahibi olmadığın anlamına gelir. Peki biraz bilgi sahibi değilsen neden başkasını bu tür sorularla bunaltıyorsun?

Öncelikle, bir Windows bilgisayar dururken 2 kat fiyat verip Apple Mac almayı açıklayacağım. Aslında bakarsanız burada bir armutla bir elmanın karşılaştırmasını yapıyor olacağız. İkisi de ayrı dünyanın üyeleri ve farklı şekilde çalışan ama genel olarak adı bilgisayar denen cihazlardır. Apple Mac bilgisayar alanlar için genelde Starbucks'ta oturan kişiler ve elinde bir White Chocolate Mocha'sı ile etrafına hava atan tipler olarak görülür. Bende kahve içmek için Starbucks ve benzeri kahve mekanlarına çok giderim. Acaba ben de bu tipler gibi miyim? Ama eksiğim var, bir Mac'im yok benim. Kahvesever olduk diye şimdi yaftalandım mı? :)

Ya da saygıdeğer bir blogger arkadaşımın "Evi satıp Macbook Pro alma hikayem" adlı yazısına da bir bakınız. Bazıları hala diyebilir, o kadar parayı vermeye ne gerek var. Olmuyor kardeşim olmuyor, tam verimle olmuyor. Parayı vermişken seni yıllarca taşıyacak bir ürün almak gerekiyor. O cihazla oturup birçoğunun yaptığı gibi sadece facebook, twitter’da dolaşılmayacak. Ben Makine Mühendisiyim; az çok çizim, analiz yaptığım için biliyorum. Bence burada başarılı bir donanım yatırımı yapılmış oluyor. Macbook bilgisayarları genelde reklamcılık, görsel tasarım ve video editleme gibi uğraşlar için tam biçilmiş kaftan.

Mac'i neden tercih etmeliyim?
Mac'ler daha düşük özelliklere sahipmiş  gibi gözükse de perfermansı daha iyidir. İlk yeni alınan bir Windows bilgisayarın performansı da iyidir. Sonra bir yıl kullandıktan sonra yavaşlamaya başlayan sistemi kurtarmak için yok antivirüs kullanalım yok biraz geçmişi silelim yok biraz da diski biçimlendirelim diye çabalara girilmeye başlayacaktır. En son baktın olmuyor hadi bir format atalım da eskisi gibi olsun, diyorsun. Sonra verileri kurtarma çabası başlıyor. :)
Bu gibi sorunların en temel kaynağında yazılımcı ile donanımcı arasındaki uyumsuzluktan kaynaklandığını düşünüyorum.  Mac'in donanım üreticisi Apple, yazılımcısı yine Apple. Windows işletim sisteminin yazılımını Microsoft yapıyor, donanımını ise yan bilgisayar parçası üreten markalar yapıyor.

Apple

Windows yüklü bilgisayardan Mac'e geçersen,
-Mac bir Windows bilgisayara göre daha stabil çalışıyor.Windows'ta sizi resetleme götürecek takılmaları Mac bilgisayarda unutacaksınız.
-Mac ile ekran masaüstünde onlarca çoklu sekmede çalışmanıza rağmen bir takılma olmaz. Windows bu konuda çekirdek sayısı 4 olan bilgisayarında bile bazen geçişlerde takılabiliyor.
-Mac laptop bataryaları 10 saat gibi çalışma ömrü verirken, bir Windows laptop 3-3.5 saat gibi bir çalışma ömrü verebiliyor. Benzer pil teknolojise rağmen Mac'in uzun süre çalışması güç tüketimi optimizasyonun çok iyi yapıldığı anlamına geliyor.
-Mac bir Windows bilgisayara göre daha az ısınıyor. Bilgisayarlar ısınınca yavaşlamaya başladığından masaüstü Windows bilgisayarlara bakacak olursak içinde onlarca soğutu fan ile koruyarak ancak istenilen sevide tutuluyor.
-Mac ekranları true color yani gerçek renkleri kolaylıkla veriyor. Bu seçenek açık ara farkla Mac'in diğer bilgisayarlardan ayrılan noktası oluyor. Bu nokta yine Mac'in donanım üstünlüğünü açıkca tekrardan gösteriyor. Windows yüklü bilgisayarlarda gidip bunun için özel üretilmiş gidip true color monitorlar almalısınız. Bu monitorların fiyatı zaten bir mac kadar pahalı. :) Ayrıca bu monitorları alsak bile üst düzey Windows dizüstü bilgisayarlarda yaşadığımız çeşitli ölçeklendirme sorunları ancak en aza indirebiliriz. Reklamcılar, çizimciler veya tasarımcıların Mac'i tercih etme sebebi bundan kaynaklanmaktadır.

Mac'ten Windows yüklü bilgisayar'a geçersen,
-Yaygın olarak piyasada kolay bulunan, Windows'ta çalışan yazılımlar Mac bilgisayarlarda çalışmıyor. Eğer adı klasik bilinen programlarla çalışacaksan ve değişimden hoşlanmayan biri isen Windows işletim sistemi sizin uygun olacaktır.  Mesela Microsoft Office ve Adobe Photoshop yazılımlarının Mac versiyonu var fakat diğer birçok yazılımının aynısı yok. Bu konuda adı farklı muadili olan yazılımları kullanmanız gerekiyor. Yani Mac kullanacaksanız aynı işi yapacaksınız yalnız çalışacağınız programların ismi değişecektir. 
-Eğer iyi bir oyun oyuncusu iseniz size Windows bilgisayarlar en uygun olanıdır. Mac'te de oynarsınız, uygun sürümünü bulmak zorundasınız. Ayrıca yeni çıkan her oyun Mac için yapılmıyor. Windows yüklü bir bilgisayarda yeterli donanıma sahipseniz yeni çıkan her oyunu kolaylıkla oynayabilirsiniz.

İşletim Sistemi

Windows yüklü bilgisayardan Linux yüklü bilgisayar'a geçersen,
-İkisi de aynı donaımları kullanmasına rağmen Linux Windows'a göre çok hızlıdır. Windows burada görsel olarak daha güzel şeyler katacağım diye bilgisayar donanımları gerçekten gereksiz yormakta. Bu da güçlü donanıma sahip olmana rağmen düşük performans elde etmene veya ileride yavaş yavaş bilgisayarın çalışma hızının yavaşlamasına sebep oluyor.
-Linux'ta işletim sistemi dahil bütün uygulamalar ve yazılımlar ücretsizdir. Ayrıca programlar açık kaynaklıdır. Açık kaynaklı demek, kişi isterse programları kendi isteğine göre değiştirebilmesidir.
-Linux'ta Windows bilgisayarları çökerten veya yavaşlatan herhangi bir virüs canınızı sıkmayacaktır. Bu Linux'ta hiç virüs olmadığı anlamına gelmez. Lakin, Linux'ta hiçbir virüs yönetici hesabıyla sisteminizi ele geçirip kalıcı ve tahmin edilemez hasarlara sebep olamaz.
-Çok geniş kullanım alanlarına hitap eden sürümleri vardır. İhtiyacınıza, tercihinize göre istediğiniz Linux işletim sistemini (Ubuntu, Mint, Debian, OpenSUSE vb.) seçebilirsiniz.
-Sürekli güncelleme alması ve yardım için internette bulabileceğiz fazlaca forum ve destek sitelerinin kaynak olarak bulunması.
Ubuntu
Linux yüklü bilgisayardan Windows yüklü bilgisayar'a geçersen,
- Linux açık kaynaklı olduğu için bazı donanımlarda veya yazılımlarda uyumsuzluklar ile karşılacaksınız. Piyasada bulunan hemen hemen her şeyi Windows desteklemektedir.
-Linux'a uyumlu çok kısıtlı oyun seçeneğiniz vardır. En sevdiğiniz oyun sadece Windows tarafından desteklenen olabilir. Bilgisayara bir oyun çıkacakca muhtemelen ilk çıkacağı yer Windows işletim sistemi olacaktır.
-Windows işletim sisteminde neredeyse herkesin alışkın olduğu Microsoft Office, Windows Media Player gibi programları Linux'ta bulamazsınız. Bazılarınız LibreOffice gibi Linux'ta da aynı işi yapan benzer Office programı olduğunu söylüyor. Size şunu söyleyim kesinlikle aynısı olmuyor. Şöyle açıklarsam, mesala LibreOffice'te hazırladığımız dökümanı direk olarak Microsoft Word'te açamıyorum. Bazı düzenlemeler yapıp açılıyor ancak maalesef uyumsuzluklarla, yazıların düzeninde bozulmalarla açılıyor.

İşletim sistemlerindeki bu  yazdığım farklılıkları genel olarak deneyimlerimin ışığında yazdım. Ben şu an Windows kullanmaktayım. Bir yıl kadar Linux işletim sistemini de kullandım. Günlük hayatta bazen Linux işletimi hala karşıma çıkmakta. Mac bilgisayarları da dışarıda çalışma alanlarında, eş dostlarımın bilgisayarlarında kullanma fırsatı bularak deneyimledim. Hepsinden azar azar bir şeyler bilmek kesinlikle sizin faydanıza oluyor. Şu veya bu işletim sistemini kesinlikle alın diye bunları yazmadım. Bazı ön yargıları yıkarak sizin için yapacağınız iş doğrultusunda doğru olanı seçmenizde yardımcı olmaya çalıştım.

Madalyonun Öteki Yüzü


Her insanın bir kusuru vardır. Kimin kusuru az kiminki fazla, farkındalık görecelidir. Kusurlarımız genellikle bir şeyi umursamamaktan gelir. Bazen kişi kendisi için istediğini başkası için düşünmez. İnsan yaptığı kusurlarını farketmiyorsa acınası bir vaziyet ortaya çıkar. Toplumda yaşayan insan, kusurlarından dolayı karşısındakinin huzurunu bozmasına sebep olur. Bu da huzursuz olan kişinin işini iyi yapamamasına yol açar. Bu zincirin halkalarının uzadığı gibi uzayıp gider.

Diğer tarafa baktığımızda kusurlu olan şahısa ilk başta herhangi bir sorun oluşturmayacağını aklımıza getiririz. Fakat böyle düşündüğümüzde büyük bir yanılgı içinde olduğumuzu fark ederiz. Asıl en büyük sıkıntıyı kusurlu olan kişi çeker. Bu şahıs öncelikle halinden rahat ve hiçbir şeyden taviz vermeden yaşar. Gün geçtikçe çevresindeki insanların azaldığını farkına varır. Bir bakmış ki sırtını dayayabileceği bir dostu bile kalmamıştır. Sonra, neden insanlar tarafından dışlanmışım, diye düşünmeye başlar. Hatasını anladığında geç kalmış olabilir.

Meseleyi bulup düzeltmeye çalışırsa, o kişi adına ne mutlu. Ancak böyle bir çabaya girmeyen kişi adına da yapılacak bir şey yoktur.

Y.A

Kartpostalın İzinde | 1.İzmir Buluşması ve Kapıma Gelenler


Uzun zamandır ilk defa kapımda bu kadar fazla kartpostal gördüm. Whatsapp veya Facebook messenger gibi uygulamalar ile aynı anda bu kadar çok ileti gelse inanın hiç sevinmezdim. İkisi Türkiye'den, İspanya'dan, Belarus'tan ve sonuncusu ise Tayvan'dan. Üzerinde geldiği yerlerden izler taşımasından ziyade, bir kişinin emeği ve saygısı var. Karşımdakiler benim için zahmet etmiş, üzerine pul yapıştırmış ve bunu posta ofisine veya posta kutusuna gidip atmış. Ben blogumda bu tür kartpostal ile ilgili yazıları onların değerleri vakitleri için yazıyorum. Tabii ki de teşekkürlerimi onlara ilettim.
Tayvan'dan Gelen Kartpostal

Düşündüğünüzde bunlara ne gerek var, diyebilirsiniz. Sanırım biz insanız; çevremizle iyi iletişim kurmak, arkadaşlar edinmek ve kısacası sosyal olmak gibi bazı önemli ihtiyaçlarımız var. Bu nedenle kartpostal göndermek veya kapında bir kartpostal göreceğini bilmek bile insanı mutlu etmeye yetebilecek şeylerdir. Benim yurtdışında yüzyüze tanıştığım bazı arkadaşlarım olduğu için kendimi şanslı hissediyorum. Eğer böyle bir durumunuz yoksa bir de postcrossing sitesini deneyin. Bunun için karşındakini tanımana bile gerek yok.  Uluslararası kartpostallaşma sitesine üye ol ve ilk kartpostalını sen gönder. Sonrasında dünyanın herhangi bir yerinden sana kartpostal gelmesini bekle.

Postcrossing 1.İzmir Buluşmasından Gelen Kartpostal

Postcrossing, Türkiye'de o kadar yaygın ve seviliyor ki geçtiğimiz 1 Nisan'da 1.İzmir Postcrossing buluşması yaptılar. Bu işe gönül vermiş kişiler bir kafede toplandılar, birbirlerinin kartpostallarını imzalayıp mektup arkadaşlarına ve postcrosser arkadaşlarına gönderdiler. Üstüne günün anısına kaşe yaptırmışlar. Bana da o güne özel kartpostallardan biri elime ulaştı. Bu kartpostalı kim gönderdi diye sorarsanız mutluluğun peşinde blogunun sahibi Şeyma Mektepli gönderdi. Buradan tekrardan teşekkürlerimi iletiyorum. Kendisinin bloguna bir göz atın derim. Çünkü, "Postcrossing nedir?" ve  "Mektup arkadaşı nasıl bulunur?" gibi soruların cevaplarını bulacaksınız.

İspanya, Barcelona'dan Gelen Kartpostal

Belarus'tan Gelen Kartpostal

Son Zamanlarda Nerelerdeyim?

Fotoğraf: Yusuf Arslan
Atatürk Havalimanı - Fotoğraf: Yusuf Arslan
Merhaba! Benim bir blogum var ve son iki yıldır düzenli olarak her hafta yazı yazmaktaydım. Yalnız geçen ay sadece bir yazı yazabildim. Bu ara biraz bilgisayarımda yaşadığım teknik sorunla başladı. Bir iki hafta kadar bilgisayarım serviste olduğu için elime alamadım. Sonrasında bir haftasonu günü birlik İstanbula'a gidip geldim. En sonunda ise elimde yazmam gereken bir yükseklisans tezi olduğunu farkettim. Akşam serinliğinde oturup, biraz biraz yazarız derken, Ramazan ayı geldi. İyi yaptı ve hoş geldi. Kendisi 11 ayın sultanıdır, bereket ayıdır. Biraz havaların ısınmasıyla birlikte gündüz oruçla verimliliğimin de düştüğünü farkettim. Akşamları eve gelince yaz aylarına doğru geceler kısaldığından olması gerekir ki vakit çok hızlı geçiyor. (ya da sadece benim için öyle)

Mazeretleri sıraladım bakalım. Blog yazmak ciddi bir iş olduğu için bu konuda kendimi biraz sorumsuz hissettim. Adeta iki yıldır bloguma düzenli olarak yazma zincirimi kırdım. Amaan boşver, diyebilirsiniz. Blogumu ilk açtığımda gerçekten blog yazmanın ciddiyetinde değildim. Bu nedenle o dönemde canım isteyince yazıyordum. Sonradan blog yazılarının planlı, programlı ve düzenli paylaşılması gerektiğini farkettim. Bu sayede blogumun daha fazla takip edildiğini, daha yorum aldığımı gördüm.

Bu kadar çok mazereti yazmamın bir sebebi de takip ettiğim bloglar içindir. Blog yazamadığım gibi takip listemde olan blogger dostlarıma yorum yazmaktan yoksun kaldım. Lütfen, bir iki ay daha bu durum devam ederse kusurama bakmayın. Hayat bir koşuşturmaca ve neler getireceği hiç belli olmuyor.

Sizin samimi olan o güzel yazılarınızı sayfalarınızda görmekten gerçekten memnunum.
Kendinize iyi bakın, sonraki yazılarda görüşürüz..

Kargo Beklemek Bir Ölüm


İnternetin gelişmesi ile online olarak alışveriş yapanların sayısı çok arttı. İstediğimiz bir ürünü kolayca yurtdışında olsa bile satın alabiliyoruz. Yalnız bu hıza ulaşamayan birileri var. O da kargo şirketleri. Burada marka vermeceğim, şu iyidir veya bu kötüdür de demeyeceğim. Bu yazıda sadece sürekli yaşadığım bazı sorunları yazacağım. Şirketlere şikayet yazmak da çözüm değil, çünkü bazen geri dönüş bile olmuyor.

  • Her ne kadar kargo şirketleri Türkiye'nin dört bir yanına en geç 1-2 günde kargonuzu ulaştırıyoruz deseler de bazen kargoların teslim edilmesi 3-4 günü ve hatta 5 günü bulabiliyor. Bahsettiğim yer bir köy veya bir ilçe değil, il merkezi. İstanbul'dan paketi otobüse verseler yaklaşık 9 saatte rahatlıkla alırım. :)
  • Kargo dağıtımında kurye 60 dairelik apartmanın kapısına kargoyu bırakıp gidebilir. Bunu defalarca yaşadım ve merkeze şikayet edince sistemde size teslim edilmiş gözüküyor deyip geçiştiriyorlar. Birgün kargoyu beklediğim için internetten takip numarası ile dağıtımda nerede diye bakıyorum ve almadığım halde bilmeden teslim almış gözüküyorum. Apartman dış kapısına bakınca orada kargom beni bekliyor oluyor. Kargolarınızı alıcı ödemeli alın ve bu sayede sen onların değil de, onlar senin peşinden koşsun. 
  •   Bir de bazı kargo şirketlerinin şubeleri kapıya direk hiç zili çalmadan evde yoktunuz kağıdı yapıştırıp gidiyor. Hatta hiç yukarı çıkma zahmeti göstermeden apartmanın dış kapısına yapıştırıyorlar. Bir defasında ben apartmanın kapısında beklerken kargo arabası kapıya yanaştı ve yanımda hiç zili çalmadan direk evde yoktunuz kağıdı yapıştırdı. O sırada beni farketmedi.
-Ben     : Neden zili çalmadan direk evde yoktunuz kağıdı yapıştırdınız? 
-Kurye : Zili çaldım, efendim.
-Ben     : Ben sizi buradan gördüm.
-Kurye : Yanlış görmüşsünüzdür.
-Ben     : Yalan söylemeyin! Ben sizi buradan gördüm. O kargo kimin adına geldi?
-Kurye : Yusuf Arslan adına.
-Ben     : O kişi benim ve bak yalan söylediğiniz ne kadar da belli. Peki kargom nerede?
-Kurye : Arabada efendim?
-Ben     : Alıcının evde olmadığını önceden bildiğin için mi kargoyu arabada bırakıp doğrudan evde yoktunuz kağıdı ile kapıya geldiniz?
-Kurye : ... (cevap yok)

Sonuç, sürekli şikayet eden biri oldum. Kendinizi çok yormayın. Ben bunlarla başa çıkamadım. Merkeze şikayet ediyorum, şubeye şikayet ediyorum fakat hala biraz bile düzelme yok. Lütfen, işinizi doğru yapın. Aldığınız personeli de sürekli takip edin. Bu sizin marka değerinizi düşürüyor. Marka değeri sadece televizyonlara, gazetelere reklam vermekle olmuyor.

              

Ah Bu Mevsim Geçişlerinin Gözü Kör Olsun


Üstümde öyle bir yorgunluk var ki, anlatamam. Bahar yorgunluğu mu ne diyorlar. Polene allerjim yok.. En azından ben öyle düşünüyorum. Bahardan şikayetçi değilim. Aksine çok seviyorum. Özellikle ağaçların yeşermesini ve çiçeklerin açmasını seviyorum. Hava ne sıcak, ne de soğuk. Tam istenilen şey bence. Yazın sıcaktan şikayet edilir, kışın da soğuktan. İlkbahar ise ikisinin tam ortası.

Güzel havalarda nedense işlerimiz yoğunlaşır. Kendini dışarı atmak istersin, fakat arkanda yapman gereken pek çok sorumluluğun vardır. İşte şu an ben tam bu bahsettiğim durumu yaşıyorum. Bahar yorgunluğu denen şey tüm enerjimi alıyor ve içimden çimenlere uzanıp yatmak geliyor.

Üstelik dün sabah saat 8 sularında masa başına oturmuşum ve akşam 6'ya kadar neredeyse hiç kalkmamışım. Öğle arasına çıkmadığımı farkedince bari kendime bir 10 dk kahve molası vereyim dedim. Kahve makinesi bozulduğunu öğrenmemle günün benim için daha zor geçeceğini anladım. Dışarı çıkıp kahve alacağım yer de yok. Birisi bana hazır 3'ü 1 arada teklif etti ama o imitasyon kahveyi maalesef içemiyorum.

Ben günde en az bir bardak filtre kahve veya sütlü espresso içerim. Bu sabah olur veya öğlen olur benim için farketmez. Bu nedenle kendimi zaten kahvekolik olarak tanımlarım. Zaman geçtikçe benim için daha da çekilmez hale gelmeye başladı. Saat 3 olmuş ve ben hala kahvesiz.. Yapmam gereken işlerle uğraşırken dikkatimin dağılmaya başladığını farkettim. Gökten bir grande caffe misto(orta boy sütlü filtre kahve) düşse belki o an dünyanın en mutlu insanlardan biri olurdum. Lakin olmadı... Bundan sonra her daim termos bardağımla çantamda yaz, kış kahve taşımaya çalışacağım.  (Yapamadı.....)

O halde onca olan şeyi mevsim geçişlerine bağlayıp bırakayım. Dışardan bir ses..  Tabi, tabi zaten kahve makinesini de mevsim geçişleri bozdu :)




Blogger Bloggerın Külüne Muhtaçtır

blog yazarlığı

İnsanların aklına "kül ne işe yarar?" gibi sorular gelse de bunu bir hikaye ile açıklayalım. Kül, bazılarınızın bildiği gibi üzüm bağlarında gübre olarak kullanılır. Zamanında bir kişi üzüm bağlarını gübrelerken son 3 asmaya gelince ellerinde bulunan külleri biter. Bunun üzerine komşusuna gider, durumu anlatır ve komşusu evde olan külleri verir. Sonuç olarak komşularınızla aranızı iyi tutun, gün olur aklınıza bile gelmeyen bir şeye ihtiyaç duyarsınız. Yakınınızdaki insanlar size yardım eder. Bu blog dünyasında da geçerlidir.

Bloggerlar etkilerini artırmak için ve daha çok insana ulaşmak için yeterince işbirliği veya fikirbirliği neden yapmıyorlar? Birbirimize yardım edersek her iki tarafta fayda görür.  İnternet yaygınlaştıkça daha fazla güçleneceğimize nedense aramıza kara kediler giriyor. Bunun temel sebebi, ağır bir itham olacak, bence bencillik.

Blogger Bloggerın Külüne Muhtaçtır

Blog okumayan blogunun okunmasını beklemesin. Elimize klavyeyi alıyoruz, güzel de yapıyoruz. Fakat bir şeyin eksik olduğunu farkediyoruz. Okumayı.. Blogları okuyun deyince, bak kendi bloguna takipçi arıyor, diyebilirsiniz. Okuyun diyorsam kendiniz için blog okuyun. Nasıl bir çocuk emeklemeden yürümeyi öğrenemezse veya bir hamur mayalanmadan kabarmıyorsa okumadan da blog yazamazsınız. Yazsanız da kabak tadı verir. Blog okurları bloggerlar için faydalı yorumlarıyla kalıp gibidir. Seni güzel bir şekle sokar ve pusula gibi doğru yönü gösterir. Yeri gelince de seni yazmak için teşvik eder. Blogger ile bir başka blogger arasında da benzer ilişki vardır.


Plak Nereden Alınır?

Plak Nereden Alınır?

Eski dünyanın yeni dünya ile arası iyi değildir. Sadeliği seviyoruz, nostaljiye de merakımız var. Ama nedense hep yeni dünya kazanıyor.Yola taş plaklarla çıktık. Sonrasında 45'likler, 33'lükler derken yavaş yavaş elimizdeki pikapları bir kenara attık. Şimdi ise bazılarımız pişman olmuş ki, o tozlu raflardan pikapları geri çıkartıyor. Bunu kafadan söylemiyorum. Elimizde veriler var. Plak satışlarının son 7 yıldır arttığı ve bu yıl da 40 milyon yeni plağın satılması bekleniyormuş. Bu bahsettiğim miktar dünya müzik pazarının yüzde 15-18'ine tekabul ediyormuş.

Son zamanlarda plakları fazlasıyla takip eder oldum. Bir plak hangi yılda çıkmış veya onu değerli kılacak bir çıkış hikayesi var mı, diye araştırıyorum. Herhangi bir müzik cd'si veya kaseti için bu kadar inceleme yapmamıştım. Daha önceki yazımda da yazdığım gibi; bir şarkıyı plak ile dinlemek denize kendi gözünle bakmak ise, dijital dinlemek aynı denize fotoğraf ile bakmaktır.

Öyle düşündüğünüz gibi sabah akşam müzik dinleyen biri değilimdir. Fakat söz konusu plak olunca dururum, sessizce kenara oturur ve dinlerim. Özellikle klasik olmuş müzikleri dinlemeyi severim. Efsane klasikler ister yabancı olsun isterse de yerli olsun, benim için hiç farketmez.

plak dükkanı

Günümüzde eskiden olduğu gibi her albümün plağı basılmaz. Genel olarak sadece dönemine damga vurmuş albümleri tekrar günyüzüne çıkarıyor müzik şirketleri. Keşke o eski plakların hepsini yeniden bulabilsek de bu yeni basım plaklara lüzum kalmasa.

Hadi şimdi asıl konumuza "plak nereden alınır?" bakalım. Bahsedeceğim yerlerin hepsi internet sitesidir. Bazılarının fiili satış mağazaları vardır.

Yurtiçinden:

1-Hepsiburada: Birçok yerli 33'lük plak bulabilirsiniz. Hepsiburada altındaki mağazalarda bazı müzik şirketi plaklarını burada satış yapmaktadır.Fiyatları gayet makul.
2-D&R: Türkiye'de yabancı şarkıcıların plaklarının bulunduğu en geniş mağaza diyebilirim. Fakat stoklarında her plağı bulundurmadığından biraz temin sürecinde bekleyebilirsiniz.
3-Rainbow45 Records: Kendileri bir plak mağazasından öteye gitmiştir. Eski basılmış plakları kendi adı altında tekrar günyüzüne çıkarmıştır. Bazı plakların kapağında yayımcı olarak Rainbow45 Records ismini görebilirsiniz.
4-Opus3a: Yerli ve yabancı plaklarda geniş bir ürün yelpazesine sahiptir. Bir göz atmanızda fayda var.
5-Plak ve Ben: Ossi müzik ile işbirliği yaparak bazı plakların basımını yapmaktadırlar.

Yurtdışından:

1-Amazon: Yabancı plakların neredeyse hepsinin bulunduğu site. Beatles, Frank Sinatra gibi Türkiye'de nadir bulunan plakların sıfırına buradan rahatlıkla ulaşabilirsiniz. Özellikle amazon.de sitesinden alırsanız ücretsiz kargo hizmetinden de faydalanabilirsiniz. Plağınız elinize ulaşmazsa korkmayın, koşulsuz olarak tekrar gönderim yapmaktadırlar.
2-Discogs: Bu site uluslararası bir 2.el plak sitesi. Elinizdeki satmak istediğiniz plağı buraya koyuyorsunuz. Karşıdan o plağı isteyen kişi plağı satın alabiliyor. Ayrıca elinizdeki plakları bu sitede arşivleyebilirsiniz.Yalnız bu site Paypal Türkiye'de var iken kullanışlıydı. Şimdi güvenilir olup olmadığını bilmiyorum. 


Bunlar benim bildiklerim. Sizin de tavsiyeleriniz varsa yoruma yazabilirsiniz.


Yabancı Şarkıları Başarılı Bir Şekilde Seslendiren Yerli Sanatçılar

Başarılı coverlar

1-Erol Büyükburç - Sway

Erol Büyükburç'u tanımayanız yoktur. Maalesef 2015 yılında kendisini kaybettik. Müzik hayatına "Little Lucy" adlı besteyi plak yaparak başladı. Ülkemizde pop ve rock'n roll'un öncülerinden oldu. Başarılarından dolayı kendisine yerli Elvis denildi. Dean Martin'in söylediği "Sway" adlı parçasını Erol Büyükburç başarılı bir şekilde yorumlamıştır. Hadi şarkıyı dinlemeye başlayalım.



2-Ertan Anapa - Historia de un Amor

Ertan Anapa'nın sesini daha önce duydunuz mu bilmiyorum, ama bu sesi ilk defa duyduğumda birkaç saniyeliğine duraksadım ve sese yöneldim. O zamana kadar adını hiç duymamıştım. Ertan Anapa, 1961 yılında müzik hayatına başlamış ve aşağıda paylaştığım "Historia de un Amor" parçasına uyarlanan "Benim Bütün Dualarım Seninle" şarkısı ile çıkış yakalamış. Hatta Esmeray, Ertan Anapa'nın da bulunduğu müzik grubu "İnsanız Biz" adlı parçası ile 1978 yılında Eurovision Türkiye elemelerinde finale yükselmişler ve ikinci olmuşlardır. "Historia de un Amor" parçasını defalarca kez dinlemişimdir. Bana göre bu listedeki en dikkat çekeni budur. Parçayı Ertan Anapa yorumuyla dinleyin, bakalım bana hak verecek misiniz?



3-Ajda Pekkan - Bang Bang

Şimdi sıra bir süperstar'a geldi. Ajda Pekkan, Türkiye'de en çok dilde şarkı yapan sanatçıdır. Türkçe'nin yanı sıra İngilizce, Fransızca, İtalyanca, Yunanca, Japonca ve İsponyolca olarak şarkılarını söylemiş ve çeşitli ülkelerde plakları yayınlanmıştır. Bang bang şarkısını 1967 yılında seslendirmiş. Ayrıca bu şarkıyı o dönemde çıkardığı plağına koymuştur.



4- Can Cox - Melancholy Man

İsminin yabancı olduğuna bakmayın. Gerçek adı Can Göksun. Müzik tarzı blues, rock ve caz'dır. Kaybedenler kulübü adlı filmin müziklerini yapmasıyla adını duyurdu. 2011'de çıkardığı albümüne, İngiliz rock müzik grubu The Moody Blues'ın 1970'de seslendirdiği, "Melancholy Man" adlı şarkıyı koydu. Başarılı bir cover olduğunu belirtmek gerek.



5-Deniz Tekin - La Vie En Rose  

Adını belki duymamış olabilirsiniz. Çünkü kendisi müzik dünyasının daha çiçeği burnunda müzisyenlerinden birisidir. Müzik hayatına cafelerde ve bazı sahnelerde şarkı söyleyerek devam etmektedir. Düzenlediği bazı etkinliklerin biletlerini büyük bilet satış yerlerinden biri olan Biletix'te satıldığına göre tanınmaya başlamıştır.




Tamamen kendi zevkime göre yaptığım listeyi umarım beğenmişsinizdir.

Blog Yazarak Siz De Kazanın

Blog Yazarlığı

Öncelikle,blog yazarak nasıl para kazanırsın? veya blogunuz nasıl popüler olur?, tarzı klişe yazıları etrafta görmekten bıktım. Bu tür yazıların gereğinden fazla abartılarak yazıldığını ve biraz da kısa yoldan hit kasmanın yoluna gidildiğini düşünüyorum. Şimdi yazıya direk daldım ve buraya birkaç tane sert cümle savurdum. Onlar için bu da bloguna takipçi çekmenin bir başka yolu aslında. Ben de bunun üzerine blog takipçilerinin sayısı önemli olmadığını; bir blogda geri dönüş alabildiğin samimi dostlarının olması önemli olduğunu söylerim. Elinizde artık birkaç tane seçenek var. Hadi hemen hit bir blog yazısı yazmaya başlayın. Tabii ki de şaka! Böyle bir şey yapmayın diye bu yazıyı yazmak istedim.

Yukarıda bahsettiğim tarzdaki yazıları google arama motoruna yazarsanız yüzlercesini bulursunuz. Hatta blog açınca ilk yazılarınızdan biri "blogundan para kazan" olmazsa dövüyorlarmış. Bu gözler daha yeni açılmış bir blogun bile bu konuda yazı yazabildiğini gördü. Kesinlikle samimi bulmuyorum. Eğer sen başta kazanç düşünüyorsan, yazmaya başlamadan hemen klavyeyi bir kenara bırak derim. Zaman geçtikçe kaderine bırakılmış ölü blogların sayısında artış olması bundan olmalı. Bunları bir kenara bırakabilmişsek blog yazarak kazanabiliriz. Blogumuzun bize sağladığı yararlarından konuşabiliriz.

Blogger

Blog yazmak öncelikle bilgimizi artırır. Bir blogunuz var ve bir konu hakkında yazı yazmak istiyorsunuz. Konuyu bildiğinizi düşünseniz bile bir araştırma yapmak isteyeceksiniz. Çünkü okuyucularınıza yanlış bilgi vermek istemeyeceksiniz. Bu sayede bir konu hakkında bilginiz daha da artacaktır ve başka konular hakkında yeni bilgiler öğrenme fırsatını yakalamış olacaksınız.

Yeni arkadaşlar elde edersiniz. Blogum sayesinde yüz yüze olmasa da onlarca kişiyle sohbet etme ve tanışma imkanı buldum. Blog yazarlığı sürecinde bana şöyle yapsan daha iyi olur tarzda tavsiyeler veren, şu konuda yazı da yazabilirsin diyerek yazı fikri veren, blog tasarımı konusunda her türlü yardımı eden herkese çok teşekkür ederim. Blog yazmaya başlamasaydım, bu blog yazarı ve okuru arkadaşlarımla tanışma imkanım sıfır olurdu. Nedeni ise hepsinin farklı şehirlerde yaşıyor olmasıdır.

Kişisel blog yazarak kendinizi daha iyi ifade etme fırsatı yakalarsınız. Burası sizin sevincinizi, hüznünüzü paylaşabileceğiniz samimi bir yerdir. Siz samimi olduktan sonra karşı tarafta size samimi olacaktır.

Kariyer fırsatları elde edebilirsiniz. Bu size biraz garip gelebilir. Yazdığı blog sayesinde eğitimlerine ve yeteneklerine göre editörlük, reklamcılık, web tasarımcılığı, seo uzmanlığı gibi alanlarda şirketlerden teklif aldığını söyleyenleri duydum. Bu son başlığın kendim için geçerli olmadığını altını çizmek isterim. :)